Aliya gibi bir devlet adamı profili çiziyor

Muhammed Salih

Sezai Karakoç, “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesini niçin söyledi bilinmez ama Muhammed Salih, zafer tohumunu hep yüreğinde diri tutan bir şair, bir bilge insan. Edebiyat ve şiir ile bilenen yüreği, büyüdü, büyüdü ve önce ülkesi Özbekistan’ı, sonra da tüm ümmeti kuşattı bir çınar gibi.

Hâlâ bitmeyen sürgün yıllarına bir mağlubiyet gözüyle bakmadı hiçbir zaman. Her zamanki mütevekkil haliyle takdir-i ilahi demeyi bildi bu sürgüne ve bu fizikî sürgünün, yani tüm peygamberlerin sünneti olan hicretin, ülkesi Özbekistan’da yeni ve güzel sürgünlere yol açmasını diledi her zaman. Dileği ve dileğimiz o ki, en kısa zamanda bilgeliğini yönetime taşıyan bir devlet başkanı olarak döner ülkesine.

Muhammed Salih kimdir?

Muhammed Salih, dünya Müslümanları için çok önemli bir coğrafya olan “Özbekistan’ın sürgündeki lideri” sıfatını taşıyor şimdilik. Geçmişine bakıldığında, 1949 yılında Özbekistan’ın Harezm vilayetinde doğduğu, yüksek öğrenimini Taşkent ve Moskova’da tamamladığı bilgisi göze çarpar. Muhammed Salih, daha üniversite öğrenciliği yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başlayıp şiirler yayımlar.

Muhammed Salih bu yıllarda Özbekistan’da komünizme karşı basın-yayın yoluyla savaş verir. Bu, onu “kirli” bulduğu siyasete taşıyan yolun başlangıcıdır aynı zamanda.

Bursa’da yaptığı bir sohbette, siyaset yapmak zorunda kalmasından bahisle, siyasete adım attıktan sonra edebiyattan kopmak zorunda kaldığını söylemişti hüzünlü bir sesle. Bir şiirini okuması istendiğinde, “ezberimde şiirim kalmadı” demişti. Bilenler bilir ki bir şair için bunu demek çok zordur ama o, dağ gibi yüreğiyle bu yarayı da tebessümle geçiştirmeyi becermişti o an.

“Gitti Ruslar, geldi Türkler” dedirtmişler

Sovyetler dağılıp da koca Türkistan, “Türkî Cumhuriyetler” adı altında birer bağımsız devlet olup ortaya çıktığında, oralarda yaşayan herkesin gözünde Türkiye bir “büyük abi” idi. Gerçi Türkiye’den beklenen şey, devlet deneyimi olmayan bu yeni devletleri yönetmek değil ve fakat onlar devlet deneyimi kazanıp “rüştlerine erinceye kadar” manevi ağabeylik yapmaktı. Ama belki de talihsizlik o ki, o yıllarda Türkiye de kendi iç sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Devlet bu sorunlarla uğraşırken yıllar boyunca Türkistan topraklarının bağımsızlığı edebiyatını yapmış olan bazı insanlar da, kendilerini Türkistan üzerinde hak sahibi görüp onların hamisi gibi davranmaya başladılar.

Bu davranışı o kadar kaba biçimde yaptılar ki, Türki Cumhuriyetlerde yaşayanlar kendi aralarında yazık ki “Gitti Ruslar, geldi Türkler” sözünü söyler oldular. İşte Muhammed Salih de, İslam Kerimov’a karşı devlet başkanlığına aday olup seçimi kazandıktan sonra güvenebileceği ülke olarak Türkiye’yi gördü. O zaman rahmetli Turgut Özal sağdı ve o, Türk siyasetçilere nasıl bakıyor?

Birinci ağızdan dinlediğim için biliyorum: Muhammed Salih, rahmetli Turgut Özal’dan razıydı ve ondan çok şey bekliyordu. Bu çok şey beklemesi o kadar belirgindi ki, şu cümleyi kurmaktan çekinmemişti: “Rahmetli Özal doğal yollardan ölmediyse, ölümünde mutlaka Türkî Cumhuriyetlerle ilgili düşüncelerinin payı vardır!”

Sadece ben değil, o an Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nin salonunda olan herkes şahittir ki Muhammed Salih’in yüzü Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz’dan bahsederken gölgeliydi, sesi kırgındı ama o yine de kırılmadığını söylüyordu. Aynı Muhammed Salih’in yüzü, rahmetli Özal ve Tayyip Erdoğan’dan bahsederken de alabildiğine parlak ve sevinçliydi.

Önce Batı’ya inanıyordu, şimdi “asla” diyor

Muhammed Salih, ülkesinin Sovyetler Birliğiyönetiminde bulunduğu dönemlerde, Batı dünyasının kendilerine gösterdiği ilgiden çok etkilenir. Batı için Sovyetler Birliği yönetimi baskıcı bir yönetimdi ve o yönetimin baskısı altında inleyen devletlere tez elden özgürlük gelmeli, demokrasi gelmeliydi.

Batı’yı gezip görmezden önce Batı’nın bu propagandasının etkisi altında kalan Muhammed Salih, Özbekistan’ın özgürlük mücadelesi yolunda Batı’dan büyük destek göreceğini ummaktadır. Bu beklentinin nasıl bir hayal kırıklığına dönüştüğünü, yine Batı’ya dair düşüncelerini de aktardığı Bursa sohbetinde yakinen gördük.

Muhammed Salih, Batı’yı ve Batı’nın ikiyüzlülüğünü o kadar yakından görür ki, Batı’nın enfes bir ambalaj içinde paketleyip tüm sorunları çözecek sihirli bir değnek gibi sunduğu “Batı tipi demokrasi”ye olan inancını kaybeder ve nasip olur da lider olarak Özbekistan’a dönerse devlet yönetiminin asla “Batı tipi demokrasi” olmayacağını deklare eder.

Aliya gibi bir devlet adamı profili çiziyor

Yine Bursa sohbetinde Muhammed Salih, kendisini biçimlendirenin inancı olduğunu söyler. Batı’yı yakından tanıyıp Batı’yla bir “İslamcı muhalif” olarak kurduğu ilişki, onu gitgide Batı’dan uzaklaştırır. Gördüğü şudur: Batı için her şey ve herkes kendi çıkarınca önemlidir. Çıkarı olduğunda kişilerin ne ideolojik görüşleri önemlidir ne de yaşantıları! Sizden çıkarları yoksa, kendilerine düşman bir rejimin sürgüne yolladığı bir lider olmanızın da hiçbir anlamı yoktur. Muhammed Salih’in yakıcı bir şekilde gördüğü budur ve bu gözlem onu kendi kaynaklarına daha sıkı sarılmaya iter.

Muhammed Salih, gezip dolaştıkça, deneyim kazanıp olgunlaştıkça, entelektüel birikimini geliştirdikçe, sığınıp sarıldığı kaynaklar kendi kaynaklarımız olmaktadır ve bu deneyimini de dinleyenlere öğüt olarak anlatmaktan kaçınmamaktadır.

Şu an bakıldığında, Muhammed Salih, tıpkı rahmetli Aliya İzzetbegoviç gibi hikmet sahibi bir mümin, bilge bir devlet adamı profili çizmektedir. Bu profili tamamlayan en önemli figürün ise vefalı eşi olduğunu söylememek, bir haksızlıktır. Mevlâ’dan Muhammed Salih ve Muhammed Salih gibi olanlara yardım niyazıyla…

Ahmet Serin
bir bilgeyi keyifle yazdı 

dunyabizim.com