Benim Türkçülüğüm Ve Şeriatçılığım

BENİM TÜRKÇÜLÜĞÜM VE ŞERİATÇILIĞIM
(Türkiye kamuoyuna hitaben İstanbul şivesinde yazılmıştır)

Sovyetler döneminde komünistler bizi Türkçülükte itham etmişlerdi. «Salih Özbekistan’ı Rus Ağabeyimizden koparıp uçuruma götürüyor!» diye nutuk atardı bir komünist lider(İslam Kerimof). Bugün ayni komünistler bizi Şeriatçılık ta suçluyorlar. Doğrudur, bendeniz Türk ırkına mensuptur, ben Türkistanlı bir Türküm. Türkistan’ın manası Türklerin yaşadığı ülke demektir.

Ruslar bu ülkeyi işgal ettikten sonra onun adını değiştirdiler; onu beş parçaya ayırıp beş isim verdiler. Bugünkü Orta Asya Cumhuriyetleri o Rusların verdiği isimleri taşıyor. Bunlardan biri de Özbekistan’dır; ben o bölgeden geldim. Yani bugünkü deyimle ben, “Özbek Türkü” oluyorum. Amma, Türklüğünden hiçbir zaman utanç duymamış bir Türk. Türklüğüne hep şükretmiş Türk. Ama Türklüğünden gururlanmamış Türk.

Size bu üç duygudan: UTANÇ, ŞÜKÜR ve GURUR’dan neyi kastediyorum, onu anlatmak isterim: Batı Türkistan halkı 135 yıl Rus esaretinde kaldı. Bu 135 yılın 30 yılı kah alevlenip, kah sönen bağımsızlık savaşlarıyla geçti. İsyanlar, ayaklanmalar daima kanlı bastırıldı. Fakat Ruslar bu süreçte bir saniye bile rahat uyuyamadı! Türkistanlılar 135 yıl yoğun biçimde kültürel ve etnik asimilasyona tabi tutuldu, fertler mankurtlaşmaya mahkum edildı, Türkçe konuşan bir türk — yobaz, Rusça’yı aksanlı konuşan ise cahil sayıldı; ama Türkistan Türkleri ne konuştuğu Türkçe’sinden, ne örf ve adetlerinden ve ne de köklü kültürlerinden vazgeçtiler. En önemlisi Rusça’yı aksanlı konuşmaya devam ettiler, bundan da hiç utanç duymadılar.

Bir avuç mankurt (kimliklerini kaybedenler) hariç, «yobaz» deseler de «cahil» deseler de Rusça’yı aksanlı konuşmaya devam etti, daha doğrusu,Türklüğünden asla utanç duymadı bu inatçı kavim.

Bendeniz o kavimden geliyorum.Ve yukarıda “UTANÇ DUYMAMAK” derken, işte bunu kastetmiştim.

Bizi o utançla malul etmediği için Allah’a şükrediyorum.

Bu şükran duygusu, Milletimin son iki bin yıllık tarihine baktığımda daha da artıyor.

O tarih sayfalarında “Biz aptal Türkleri güzel sözlerle kandırdık!” diye yazabiliyorlar, “onları birbirine düşürdük!”, “Türkleri sırtlarından vurduk!”,diye de yazabiliyorlar; fakat hiçbir müverrih “Türkler bizi sattı” , “Türkler kalleşlik yaptı”, “Türkler sözünü tutmadı”, “Türkler imansız kabile” diye yazmamışlardır.

İşte beni bu şerefli kavme mensup yarattığı için Allah’a şükrediyorum. Ben yukarıda, sözlerimin başında “Şükür” duygusuna işaret ederken bunu kastetmiştim.

GURUR’a gelince; ben Türklüğümden gurur duymuyorum; çünkü Türklük benim eserim değil; beni ve bütün Türkleri yaratan Allahu Tealadır. Onun yarattığı mahlukatla onur duymaya hakkımız yoktur.

Şayet bir Rus ya da bir Anglosakson veya bir Habeş kendi soylarından gurur (onur) duyuyorlarsa bu onların problemi; onlara karşı benim silahım karşıt-onur değil, yine o benim Türkçem olacaktır, bundan fazlasını onlara reva görmem.

Seçtiğim Türkçülüğün sınırları budur. Aldığım terbiye budur.

Evet, Türkler yabancıya önyargısız ve hoşgörüyle yaklaşabilen, kendinden olmayanı hor görmeyen, evine gelen konuğa bisatınde ne varsa tamamını sofrasına koyabilen nadir milletlerden biridir. Bundan onur (gurur) duymuyorum, şükrediyorum sadece.

Ben kendi nefsini tanımaya çalışan, ama henüz tam tanıyamayan bir kardeşinizim. Dediklerimi kendi nefsini tanımaya çalışan her Türk anlar. Şayet kendi nefsimizi tanırsak bu, mucizeler asrı olacak, 21.asrın eşiğinde onun teknolojik cazibesine tutsak düşmekten bizi kurtarabilir.

Aynı zamanda bu anlayış, ırkçılığa sapmadan milli değerlerimizi, mutaassıplığa bürünmeden dini mukaddesatımızı korumak gibi kolay olmayan bir işin üstesinden gelmemize yardımcı da olabilir.

Demek istediğim, İnsanlık 21. Asrı teknolojik asırdan ziyade “YÜKSEK AHLAK ASRI” yapma niyetiyle o eşiğe yaklaşsa çok daha iyi olurdu.

Siyasetin temelinde de önce ahlak, her şeyden önce ahlak yatmalıdır; demek istiyorum.

Zamanın siyasetçileri kendi iflaslarının sebebini her alanda ararlar, ama ahlak sahasına hiç bakmazlar. Çünkü ahlaksızlığı siyasi hayata zarar verebilecek güçte bir nesne olarak görmüyorlar, tanımıyorlar; dolayısıyla ahlaksızlık siyasette “kabul edilemez” değil, aksine, olağan bir hadise gibi algılanıyor.

Bu yaklaşım, ne yazık ki, Batı gibi Doğuda da, seküler devletler gibi, teokratik rejimlerin siyasetinde de kabul görmüş bulunuyor.

Aslında biraz derine indiğimizde, devletlerin inkırazı ve toplumların çöküşlerine esas sebebin GENEL AHLAKSIZLIK olduğunu görüyoruz. Muayyen bir devlet’in inkıraz ya da yok oluş nedenlerini tarihçiler ve içtimaiyatçılar, her ne kadar “içtimai, iktisadi ve siyasi faktörler” olarak sıralasalar da bu etkenlerin köklerini TOPLUMSAL AHLAKSIZLIĞA dayandığını görmüyorlar veya görmezlikten geliyorlar.

Devletleri kemirerek yok eden, onların acımasız prangası olan “zulüm” ve “adaletsizlik”, “yoksulluk ve rüşvet” hepsi AHLAKSIZLIK’tan kaynaklanan sonuçlardır.

Roma’yı ateşe veren Neron’dan bugün Orta Asya’yı sefalet ve iç savaşa sürüklemekte olan komünist diktatörlere kadar hepsi AHLAKSIZ’lığın ürünleridir.

Bunun tersine, tarihte Türklerin idaresindeki devletlerin dünyaya refah ve huzur yağdıran dönemlerine bakıp, bu devletlerde siyasi otorite ve onun yönettiği toplumun, yüksek ahlaki ölçülere taassup derecesinde bağlı olduklarını müşahede ediyoruz.

Bu örnekler, bu tarihi dersler gözümüzün önünde dururken, bizim siyasi sistem ve devlet modelleri kavşağında şaşkın şaşkın yol seçmek gibi bir derdimiz olmaması gerekirdi.

Elbetteki, bizim kurmayı arzu ettiğimiz devlet, bir hukuk devletidir. Ama onun temeline ahlaki değerler konulmazsa demokrasi anarşi’ye, hukuk ise safsataya dönüşür. Tarihte bu tip kargaşalardan örnekler çoktur.

Bugün Türk Dünyası, yüksek ahlak sahibi siyasetçilere ve ahlaklı siyasete çok, pek çok muhtaçtır. Bu ihtiyacı gidermek maddi ve iktisadi ihtiyaçlara çare bulmaktan çok daha önemlidir. Bu ihtiyaçlar giderildikten sonra ancak “Türk Birliği” gibi kavramlar ciddi şekilde tartışılabilir.

Oysa, kendi halkına zulüm yapan bir «Özbek başı» yada «Türkmen başı» çıkıp, ’buyurun, gelin, Türkistan tüm Türklerin evi!’ derse, buna kimse inanmaz. Ya da boğazına kadar yolsuzluk ve rüşvete batan başka bir lider çıkıp, «Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası!»,diye haykırırsa, bu da kimseyi etkilemez. Türk Dünyası entegrasyonu üzerine bugüne kadar yapılan konuşmalar beklenen sonucu vermedi, tam tersine, boşuna sarf edilen laflar gayeyi yıprattı. Umum Türk Alfabesi gibi basit organizasyonu beceremeyen sözde Türk liderlerimiz daha ciddi atılımları idrak etmeye kabiliyetli olmadıklarını gösterdiler.

Bundan 10-15 yıl evvel “Esir Türkler’’ diye bir slogan vardı, Amerika’daki Türk dernekleri müstemleke altında yaşayan Türklerin haklarını dile getirmek için New York sokaklarına dökülüyorlardı, fakat Sovyetler Birliği dağılıp, oradaki Türkler bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra bu slogan ortadan kayboldu. Oysa esir olan sadece Sovyet Türkleri değildi, Urumçi’de, Doğu Türkistan’da yaşayan milyonlarca Uygur kardeşlerimiz de esir idiler, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmen biraderlerimiz de esir idiler, onlar bugün de esirdirler.

Şayet biz birbirimizi savunacak olsak, bunu herhangi bir süper gücün siyasi konjonktürü gereği değil, gerçek bir milli şuur içerisinde, ne yaptığımızı bilerek yapmamız lazım. Ben bu sitemi bizim siyasi liderlere yöneltmiyorum, onlardan benim umudum yok. Bu sitem’i sivil kuruluşlara, derneklere, onların gönüllü üyelerine yöneltiyorum. Ancak siz bir şey yapabilirsiniz, ancak siz Urumçi’deki, Kerkük’teki Türklere karşı başlatılan katliamı durdurabilirsiniz. Tibetliler kendilerine uygulanmakta olan Çin zulmünü dünyaya duyurabildi; siz de Çin yönetiminin Uygur Türklerine, Saddamın Irak Türklerine karşı yaptıklarını ve yapmaya devam ettiği vahşetleri dünya kamuoyuna anlatabilirsiniz.

Ben, Pantürkist değilim; fakat Türk Kavimleri’nin er ya da geç birleşeceğine inanan bir idealistim. Böyle birlikten dünya zarar görecekse ancak Avrupa Birliğinden gördüğü kadar görür. Şayet fayda görürse bunun, AB ‘nin sağladığı faydadan daha fazla olacağını ümit ediyorum. AB ülkelerinin yerleştiği alandan on misli büyük alana istikrar gelecektir; emniyet ve refah yerleşecektir. Bunu düşünmek ve arzu etmek ne güzel eylemdir, bilseniz…

Ben bazı Türk gazetelerinin lütfettiği gibi şeriatçı da değilim. Fakat Allah’a inanırım Eğer inanmak şeriatçılık ise değil ben Özbeklerin hemen tümü şeriatçıdır. Onları komünistlik rejim, ateist yapamadı, şimdi Kerimof yapmak istiyor. Fakat o da başaramayacak. Oralarda bir iki kendini bilmez meczup çıkıp “Ben Vahhabiyim” yok “Ben hizbüt-tahrirciyım” diyerek rejimin değirmenine su taşıdılar; diktatörün, kendi halindeki dindarlara uyguladığı zulmün daha da şiddetlenmesine sebep oldular. Fakat Özbekleri ne dini taassup, ne de Kerimofların ateizmi yolundan saptırır. Türkistan Türkleri, Müslüman olarak hep orta yolu tuta gelmişlerdir; onlardan fundamentalist falan çıkaramazlar. Tıpkı ateist yapamadıkları gibi…

Demek istediğim, Türkistan’da bizim “Yurtbaşı’ların” dediği kökten dinciler yoktur. Bizde kökten dinsizler var, onlar da çok küçük azınlıktır; toplum için tehlikesiz denilebilir. Yalnız bazılarının yönetimde olmasının, son yıllarda, ülkedeki istikrarı zedelemeye başladığı da bir gerçektir. Onlar da kökten dinciler gibi kendi fanatizmlerinin esirleridir. Kendilerinden olmayan herkesi düşman görerek onu yok etmeğe çabalıyorlar.

Bugün Özbekistan zindanlarında işkence gören binlerce insan var; onların tek suçu o fanatiklere benzememeleridir. Ben de onlara benzemediğim için vatanımı terke mecbur oldum; yoksa Batı refahının nimetlerinden behremend olmak için değil.

Hele Türkiye’ye sığınarak bu kardeş ülkeyi sıkıntıya sokmak için hiç değil.

Bizim Türkiye’den yardım beklediğimiz doğrudur, ama aldığımız hiçbir yardım yoktur; bundan da hiç üzüntü duymamaktayız. Bizim tek isteğimiz, Türkiye “Diş türkleri” unutmasın. Oradaki rejimlerle halkın beklentileri arasındaki ince farkı daha çabuk anlasın, stratejisini ona göre belirlesin. Sonunda “DIŞ TÜRKLER”i kurtaracak güç yine evvel Allah sonra “DIŞ TÜRKLER”in kendileri olacaktır.

Fakat “Yeni Devlet”in kökü salınırken yanında “kadim kardeş”inin nefesini hissetmek güzel bir şeydir. Benim tüm Pantürkistliğim o nefesi duymak arzusundan başka bir şey değildir.

Muhammed SALİH
Oslo Norveç , 11.10.2000