‘Türkeş’in Türkçü imaji şuuruma yerleşti’

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1991’de İslam Kerimov’a karşı adaylığını koyan ve daha sonra sürgün edilen, bununla kalınmayıp 3 kez suikaste uğrayan Özbekistan’ın muhalif lideri yazar, politikacı Muhammed Salih, Türkiye’yi 1972’de ilk Alparslan Türkeş şahsi vasıtasıyla tanımaya başladığını belirtti. Salih YeniBirlik’e açıklamalarda bulundu.

Mücadeleci tavrıyla, ideolojisiyle, inancıyla direniş efsaneleri Türk halkları arasında dilden dile dolaşan Özbek lider Muhammed Salih, Türki cumhuriyetlerde Türklük bilincinin sembolleri arasında yer alıyor. Gençliğinden bu yana yaşamı ideolojisi, inancı uğruna direnişle geçen Salih’e hakkında merak ettiklerimizi sorduk.

Sayın Başkan maalesef Sovyetler’in yıkılışından sonra Türk Sağı Türk Dünyasıyla doğru bir ilişkiyi geliştiremedi.. İkinci mesele de İslam dünyasıyla da AK Parti döneminde özellikle istediğimiz ideal ilişkiyi geliştiremedik. Çünkü temelde bir fikir üretemedik. Orta Asya’dan bir Türk- Özbek  aydını olarak özellikle sizin bu konuya  bakış açısınız çok önem arzu ediyor. İlk sohbetimizde Türkçülük, milliyetçilik üzerinde kanaatinizi almak isterim. Sizin Orta Asya ve Dünya politikalarınızda ilgili vizyonunuzu da paylaşmak isterim. Şimdi öncelikle sizi kısa olarak bizim insanımızın tekrar tanıması açısından bir hikayenizi  anlatabilir misiniz?

Ben Özbekistan’ın Batı bölgesinde 1949 yılında doğdum. Bu Türkmenistan’a yakın Oğuz bölgesi – Harezim,.. Harezm’de genellikle Oğuzlar yaşıyor.

Yani Türkmen boyları ile iç içe yaşıyoruz. Bizim bazı akrabalarımız kendilerini Türkmen diye yazdırmış pasaportlarına. Onlar bugünkü Türkmenistan’ın Daşoğuz (Diş oğuz) eyaletinde yaşayan akrabalarımız. Harezm 12-13 asırlarda Harezm Emparatorluğunu kuran Harezimşahların diyarıdır. Son Harezmşah Celalaettin Menguverdi Moğol istilacılarına karşı direnen son hükümdardı.

Ben tabii bugün kendime Özbekim diyorum, Özbekler bünyesinde üç Türk boyunu – Oğuz, Kıpçak ve Karluk – Türkerini barındıran bir büyük etnik gruptur.

Daha net demek gerekirse, Harezim Özbekiyim. Harezm 1924 yıla kadar bağımsız cumhuriyetti. 1924 yılında Sovyetler Özbekistan Sotsialistik Cumhuriyeti ilan edip, Buhara ve Harezmi (eski Hiva hanlığını) bugünkü Özbekistan terkibine kattılar.

Bugünkü Özbekistan eski Türkistan’ın merkezidir. Emir Temur’dan sonra parçalanan imparatorluğun merkezidir bu diyar. Biliyorsunuz Batı Türkistan’ı Ruslar 5 parçaya ayırdılar: Özbeksitan. Kazakistan. Kırgızıstan. Tacikistan, Türkmenistan.

Çar Rusyası işgaline kadar orada 3 devlet vardı: Hokand hanlığı, Hiva hanlığı ve Buhara emirliği. Bu Timur’dan  miras kalan üç parça idi.

Ben  Harezm eyaletinin batı bölgesinde yaşayan Beğcan Bey’in torunuyum. Bizim sülalemiz halk içinde “hana kız vermeyen beyler” diye anılıyor.

Altıncı kuşaktan dedemiz Beğpolat Bey  kızını Hiva hanının haremine vermediği için onun hanedanını 19. asır ortalarında Harezm’den Buhara sınırına, bugünkü Karaköl ilçesine sürgün ediyorlar. Ailemiz orada 17 yıl gurbette kalıyor ve nihayet yeni han tahta çıkıp dedelerimiz vatana geri çağırılıyor, eski makamı ve tüm mal varlıkları iade ediliyor. Bu da bir ayrı hikaye…

Ben tabii Sovyetler döneminde doğdum ve Sovyet mefküresiyle yetiştirildim. Rusları “büyük abimiz” olarak tanıttılar bize.

Ama beni 18 yaşında Kızıl orduya, askerliğe aldılar ve orada ben ayrı bir millete mensup olduğumu öğrendim. Ben orada Rus olmadığımı, Sovyet olmadığım, benim bir geçmişim, tarihim var olduğunu öğrendim. Ben Özbek olduğumu, bir Türk olduğumu Rus askerlerinin bana karşı gösterdiği  şovenistik davranışlarından sonra öğrendim.

Askerlikte aşırı Rus ırkçılığıyla karşılaştım ve bu tecrübe beni Özbek milliyetçisi yaptı.

Ben 2 yıl askerlikten sonra Özbekistan’a döndüğümde ben de artık sosyalist bir genç değildim, aşırı  bir milliyetçiydim.

Sosyalist fikirlerinizden de ordu da mı vazgeçtiniz?

Tabii, sosyalist fikirler o kadar şekillenmemişti zaten. Gene de ben Rus edebiyatını, Batı edebiyatını Özbek edebiyatından daha çok biliyordum.

Çünkü ilkokuldan başlayıp bize tarih olarak “Sovyetler Birliği tarihi”, aslında, Rus tarihi okutuldu. Böyle bir zamanda benim şekillenmeye başlamış internasyonalist  kafama ilk darbeyi Kızılordu vurdu. Askerlik benim gerçek kimliğimi ortaya çıkardı ve askerden bambaşka bir şahıs olarak döndüm.

Peki size ateist dayatma veriyorlar mıydı? Sovyet eğitim sisteminde ateist bir eğitim sistemi var mıydı?

Tabii. Şiarlari ‘’Din afyondur, Hüda yoktur, Allah yoktur’’ idi. Aslında bu kadar propagandaya gerek de yoktu.  Zaten  din hakkında ne evde ne okulda bilgi verilmiyordu, bu mevzu konuşulmadıktan sonra herkes zaten ateist  yetişiyordu. Din hakkında ancak “din zararlıdır” diyebiliyorlardı..

Ailenizden Müslüman kimliği ile İslami bir eğitimi aldınız mı?

Hiçbir eğitim yoktu. Ama annem “La ilahe illallah” diye söylerdi hep. Uykuya yatarken, şu şiiri okuyordu:

“Yatıyoruz ya Allah,

Kalkarız da inşallah

Kalkıp, kalkmaz gün olsa

La ilaha illalah!”

Biz çocuklar bu dörtlük gölgesinde uykuya dalıyorduk.

Bizim için bütün İslam şu 4 satırın içindeydi. Annemin, dini eğitimi olmamasına rağmen, Allah korkusu çok büyüktü. Dilinden istiğfar düşmezdi.

Babam Medemin (Muhammedemin) Beğ 1918, annem Akile Hanım 1922 doğumlu idi, hiç okutmamıştılar.

Dedem Beğcan Beği 1926 da “kulak” (Sovyet karşıtı) olarak tutuklandı ve bir yıl sonra, 1928’de katledildi. Yer sularımız, mal ve mülkümüz müsadere edildi…

Sonra askerdeyken Prag baharına denk geldiniz değil mi ?

Evet bu 68’ Mayıs ayında ben Kızıl ordu saflarında asker olarak Macaristan’daydım. Sonra Haziran, Temmuz ve Ağustos ayının ilk yarısında bizim bölüğümüz  Çekoslovakya sınırına getirildi ve orada 21 Ağustos’a kadar bekletildik.

Biz Çekoslovakya’ya Haziran ayında da girebilirdik, ama bekledik. Sonra 20 Ağustos’ta “savaş çıkabilir, savaşa hazır olun, biz bu gece Çekoslovakya’ya giriyoruz”, “NATO saldırabilir” dediler.

Biz gençler sevindik. Yaşımız 18.5 idi, insan bu yaşta savaşa sevinir tabi. Elimize Kalaşnijkov otomatik tüfeğinin en son modelini tutturdular ve belimize her birinde 32 mermi 3 tane şarjör taktılar, 2 tane de F-1 el bombası verdiler. En son model el bombalarıydı.

Sonra 21 Ağustos gecesi  biz  Çekoslovakya sınırlarını geçtik. Böylece biz gençler Kızıl ordu saflarında Çekoslovakya’yı işgal ettik. Biz Çekoslovakya’da 4 ay kaldık. Sonra  Macaristan’a geri döndük.

Peki oradaki Macar gençlerin sivil itaatsizlik eylemleri  dikkatinizi çekti mi?

Tabii, benim için Çekoslovakya zihnimde bir  inkılap yarattı diyebilirim. Silahsız insanların biz silahlı insanlara karşı açık direnişine şahit olduk.

İlk günler bizden bazı askerler meşru müdafaa bahanesiyle protestocu Slovaklara karşı ateş etti ve iki kişiyi öldürdüler (Ben kimseyi öldürmedim de Allah’a şükür). Buna rağmen bu silahsız insanlar — kadın-erkek) bize “Moskova’ya geri dönün, Moskova’ya kadar 2 bin kilometre, sizleri kadınlarınız bekliyor, bu topraklar bizimdir” gibi şiarlar dağıtmaktan geri durmadılar.

Oraya haksız bir dava için, haksız bir amaç için gittiğinizi hemen farkına vardınız mı ?

Evet. Tabii ilk iki ayda fazla bir şey anlamadık. Bu direnme toplumu bizim kumandanları “kontra” diyorlardı. Yani biz inkılapçı onlar aksi inkılapçı oluyordu. Sonra baktık, bu “kontra” denen insanlar çok iyi insanlarmış.

Karşı devrimci diyorlardı o zaman..

Evet onlara karşı devrimci, “burjua” diyorlardı,  ama sonra baktık, çok kültürlü, çok sakin insanlar olduklarını gördük.

Onlarla dostlaştık, onlarla çok iyi olduk. Biz Slovak bölgesindeki Bratislava şehrine yerleşmiştik. Böylece orada her şey değişti benim için.

Kısacası, iki yıl askerlikten tamamen başka bir insan olarak döndüm yurduma.

Eve döndüğümde kendimi çok yaşlı hissediyordum. Böyle bir ruhi hal içindeydim 70’li yılların başında.

Taşkent’te üniversite okudunuz.

Evet Taşkent Üniversitesinin Gazetecilik Fakütesine girdim. Sınıfımda  benden 2 ya da 3 yaş küçük gençler vardı. Onlar hemen liseden sonra üniversiteye girmişti, ben ise liseden 4 yıl sonra girmiştim ve aramızdaki yaş farkı çok büyük görünüyordu.

Benim askerlik hayatım gençliğimi epey kısaltmış ve beni kocaltmıştı. Sınıf arkadaşlarım bana çocuk görünüyordu. Hâlbuki aramızda sadece 2 veya 3 yaş farkı vardı.

Peki o zaman sizde Özbek bilinci uyandı mı?

O kadar uyandı ki,  artık Milliyetçiliği aşıp, Türkçü olmuştum.

Mesela sizin gibi Özbek gençlerin Türkiye’ye olan ilgisi üniversite de oluşmuş muydu? Onu hissedebiliyor muydunuz?

Üniversitede Türkiye siyaseti ve edebiyatı ile igilenen çok azdı. Ben bu azınlık içerisindeydim. Türkiye hakkında edebiyat nerdeyse yoktu.

Milli şairlerimiz, 20. asır başlarında yaşamış Ceditçilik hareketinin önderleri Çolpan. Fitret, Behbudi, Münevver Karı gibi büyük şair ve düşünürlerin eserleri yasaklanmıştı, kitaplarını bulamıyorduk.

Ben üniversitenin 1. ve 2. sınıflarında daha fazla  Batı edebiyatını okudum. Jean Paule Sartre, Camus, Kafka benim çok mütalaa ettiğim isimler idi.

Sonra 1972’lerde Gabriel Markes’i keşfettim, Latin Amerika yazarları peydah oldu ufkumda. Bunlarla yeni bir dünya açtım. Latin Amerika edebiyatı beni çok meşgul etti…

Tabii Latin Amerika’da bir diktatörlüğe karşı tavır vardı  ilginizi çekti değil mi?

Tabii, o bağımsızlık hareketleri, Che Guevara.

Onun perde arkasındaki gerçek hayatını, o karanlık hayatını bilmiyorduk tabii. Che bizim gibi mazlumlar için savaş veren bir yiğit ve kahramandı.

Türkiye açısından baktığımızda bir paradoks var: Ben bir sağcı idim, o zamanki Türkiye solunun ilgilendiği ve değer verdiği kitapları ve yazarları seviyordum: Bir Özbek, bir Türk milliyetçisi olarak Batı medeniyetinden ilhamlanmak Türkiye milliyetçiliği nezdinde kabul edilemezdi tabii.

Bu kitapları bulmakta zorlanmıyordunuz değil mi?

Batı ülkelerinde basılmış en popüler kitaplar 8-9 ay içinde hemen Rusçaya tercüme edilir ve biz anında bu kitaplara ulaşabiliyorduk.

Rusya’da çok büyük bir tercüman kadrosu vardı. Edebiyat tercümesi konusunda Sovyetler çok ilerideydi.

Hatta biz Avrupalılardan daha derin, daha hızlı şekilde Avrupa edebiyatını kavrıyorduk ve onu değerlendirebiliyorduk.

Türkiye’nin ne zaman farkına vardınız?

Türkiye’yi 1972’de ilk Alparslan Türkeş şahsi vasıtasıyla tanımaya başladım. Türkiye ile 1973’te daha yakından ilgilenmeye başladım. BBC ya da Liberty radyosunda (bu radyoları kısa dalgalarda gizli dinliyorduk) efsanevi bir albaydan bahsediliyordu.

Bir Türk albayı çıkmış, adı Alparslan Türkeş imiş, Türkçü imiş. Çin’e gitmiş ve  Maozedün’dan Uygur Türklerinin haklarını talep etmiş, diye konuşuluyordu. Bu Türkçü imajı benim şuuruma yerleşti.Tabi, Türkeş Çin’e gitmemişti.Bu mazlum halkların ürettiği bir efsaneydi. Türkeş ismi biz gençler için yeni bir isimdi. O zamanın Türkiye’si daha çok idelolojisi  Sovyet sosyalist mefküresine yakın olan siyasi erbab Bülent Ecevit üzerinden yansıyordu. Ecevit’in kasketi ve güvercinleri Sovyet cumhuriyetlerinde çok meşhurdu.

​’LENİN EMRİYLE 45 BİN TÜRK KATLEDİLDİ’

Tarık Çelenk

Sürgündeki Özbek muhalif lider, yazar, şair Muhammed Salih YeniBirlik’le yaptığı röportajında, 1918’de Hokand Muhtariyeti (Türkistan Cumhuriyeti) yerli halkından Lenin’in emri, Ermeni Taşnakların desteğiyle 3 gün içinde yerli halktan 45 bin kişinin öldürüldüğü, hayatta kalan liderlerin ise Sovyet rejimi tarafından 1937 yılında topyekün katledildiğini ve hepsinin Turancı olduğunu hatırlattı.

Türkistan kökenli Müslüman Türk coğrafyasında, esaret altında olan Türk halklarının özgürlüğü için mücadele etmesiyle tanınmış olan Muhammed Salih, şu anki Türkiye cumhuriyetleri henüz bağımsızlığını kazanmadan önce Rusların onları Türk bilincinden uzaklaştırmak için büyük çaba gösterdiğini kaydetti. Salih, Rusların o dönemler hakimiyeti altında olan Türklere Timur’u zalim ve despot olarak tanıttığını, Ziya Gökalp’ın eserlerini ise kendilerine göre yorumlayıp onu karalamak için kullandıklarını belirtti.

Türk edebiyatı ve Türk yazarlar bir ilişkiniz oluyor muydu o dönemde? 

Nazım Hikmet’i seviyorduk çok. Nazım Hikmet ve yine birkaç yazar (Aziz Nesin, Said Faik ve başkaları) vardı Sovyet neşiryatlarında kitapları yayınlanan.. Biz onları okuyorduk. Nazım bizim için bir Türkçüydü. Çünkü her şiirinde Türk diyordu. Bir Türk olarak Türkçü olmamasını tesevvür edemezdik. Nazım Hikmet’in komünist olduğunu da biliyorduk ama bizim için bu bir resmi nıkap dışında hiçbir şey ifade etmiyordu. Nazım bizim için büyük Türk şairi idi. Onun Türkiye’deki  ideolojik kavgasından haberimiz yoktu. Olsa bile bu onun şairliğini gölgeleyemezdi.

Ve tabii Aziz Nesin de vardı. O da en az Nazım gibi meşhurdu Sovyetler’de.

Ziya Gökalp’ı mesela mümkün değil mi?

Ziya Gökalp bize düşman olarak tanıtılmıştı. Ziya Gökalp hakkında  Ruslar yazıyordu. Ziya Gökalp Rusların telkininde Pantürkist ve ırkçıydı. Ruslar Gökalp’ı karalamak için onun eserlerinden alıntılar alıp onları kendine göre yorumluyorlardı. Biz de bu alıntıları alıp kendimize yakın dostlara dağıtıyorduk.

Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı…

 Onlar o kadar meşhur değildi. Ziya Gökalp, Rusların ilgilendiği isim olduğu için çok yorumlanıyordu, konuşuluyordu, biz de ona yöneldik.

Türkçülüğü bir akım olarak biliyor muydunuz o dönem?

Akım olarak bilmiyordum. 1971-1972 yılları kastediyorum. 1975’te Türkiye’de bir Türkçülük akımı olduğunu öğrendim.

Turancılık konusunda bir bilginiz var mıydı?

Turancılık konusunda bilgimiz vardı. Bizim Ceditçiler (Fitret, Çolpan, Bihbudi ve başkalar) 1910 yılından başlayarak, belki Türkiye pantürkistleri etkisi altında, bir Turan hayalini kurmaya başlamışlardı.

Ceditler 1918 yılında Hokand Muhtariyeti (Türkistan Cumhuriyeti)’ni kurdular.

Rusya’da Çarlık yönetimini deviren 1917 Şubat İhtilali,

Türkistan’da milli güçleri harekete geçirdi ve Hokand Muhtariyeti kuruldu.

Fakat bu bir bağımsız devlet olan Muhtariyet iki ay gibi yaşayabildi. 1918 yılının Şubat ayında Lenin’in emriyle Bolşevikler ordusu yerli Ermeni Taşnaklar desteğiyle Hokand halkına karşı katliam başlattı ve 3 gün içinde yerli ahaliden 45 bin kişi öldürüldü.

Böylece Ceditler Hareketi ölümcül bir darbe aldı. Bu hareketin hayatta kalan liderleri Sovyet rejimi tarafından 1937 yılında topyekün katledildi.

“Onların hepsi Turancıydı” 

Peki Enver Paşa’yı bilir miydiniz, ne zaman öğrendiniz?

Enver Paşa’yı 1970’li yılların başlarında biliyorduk. Burada “basmacılar” safında savaşmış bir Türkiye Türkü, bir kahraman olduğunu ve bizim topraklarda şehit düştüğünü biliyorduk. Ama derin bilgimiz yoktu.

Halk ve insanlar genelde Sovyet sistemine rağmen Enver Paşa’yı seviyorlardı yani.

Evet, bizim kuşak belki o kadar iyi bilmiyordu çünkü bu bizim için yasak bir konuydu. Ama genelde halk Enver Paşa’yı kahraman olarak biliyordu.

“Milliyetçilik nasıl yasaksa, tüzükler de yasaktı”

Peki siz bir Özbek genci olarak Timur hakkında ne zaman bilgi edinebildiniz?

1970’li yılların ortalarında ilk defa “Timur tüzükleri”ni buldum. Daktiloda yazılmış ve çoğaltılmış nüshasıydı.

Yasak değildi, değil mi?

Yasaktı. Milliyetçilik nasıl yasaksa, tüzükler de yasaktı. O zamanlar Timur Rusların yorumunda zalim ve despottu, bize böyle öğretiliyordu Rusların hazırladığı tarih kitapları.

Osmanlı tarihini, Yıldırım Beyazıt’ı ne zaman tanıdınız?

Yıldırım Beyazıt’ı daha sonra tanıdım, 1976-77 yıllarında. O dönemde Moskova’daki Yüksek Edebiyat Kurslarında okudum. Bu okul da profesyonel yazarlar okuluydu. Orada Orta Asya Türkleri ve Anadolu Türklerinin tarihini öğrenme fırsatını buldum. Yıldırım Beyazıt hakkında ilk defa orada okuyabildim. Yani onu çok geç tanıdım.

Sonra 1985-86’larda daha yakından öğrenmeye başladım. 1986’da Taşkent’te Dünya Türkoloji Kongresi gerçekleşti. Bu büyük bir meşveretti. Bu toplantıya yanılmıyorsam 7-8 kişilik bir Türk heyeti katıldı. Bu heyette Prof. Dr. Ahmet Bican Ercülesin de vardı. Bu grup Özbekistan’a ilk gelen Türk heyetiydi. Onlar bize çok kitap getirdiler sağolsunlar.

“Bizim içimizde ırkçılık yok”

Sizin sohbetinizde geçen tanımınız vardı Timur daha evrensel  karakter, Yıldırım ise daha ulusal karakter olarak bilinir demiştiniz.

Türk ırkının karakterinde iki meyıl var; kosmopolitizm ve individualizm (bireycilik).

Timur kozmopolitti, yani karakterinde kosmopoltizm hakim ruh idi. Timur tüm dünyaya “bana güvenin, ben sizi mutlu edeceğim” diyordu.

Sadece Timur değil, tüm Türk ırkında kozmopolitizm ruhu hakim ruhtur. Biz diğer etnik gruplarla çok kolay karışan, karışmaya meyilli, hatta onlarla çok kolay asimile olan ve bunu da dert etmeyen bahtiyar bir milletiz.

Bizim içimizde ırkçılık yok, bu açıdan biz fenomenal bir milletiz.

Türk karakterindeki kozmopolitizmi Timur temsil etti. Türk karakterindeki individualizm yani bireyciliği Yıldırım temsil etti.

Mesela şimdi 1980’e doğru gidiyoruz. 1976’da şimdi orada bir baskı dönemi var mıydı, 1980’e doğru giderken gençliğinizde gördüğünüz kadarıyla Sovyet sisteminde, Özbek sisteminde bir baskı var mıydı?

Baskı her zaman vardı ama garip bir şey, baskıya rağmen bir özgürlük ruhu vardı insanlarda. Her şeye rağmen KGB’nin bodrum katlarındaki işkencelerden haberdardık, ama yine de özgür bir ruh halimiz vardı.

Küçük bir grup genç her şeyi konuşabiliyorduk kendi aramızda. Sovyetlerin Komünist partisi lideri Brejnev’i alay eden parodiler, ironik şiirler yazıyorduk. Bence bu faaliyetimizi KGB “bu salaklar ne yapabilirler ki” diye bizi ciddiye almadılar.

Peki 1980’e doğru giderken, Sovyet sisteminin birden çökebileceğini öngörebiliyor muydunuz? 

Ben bunu rasyonel tahmin edemezdim ama irrasyonel tahmin edebiliyordum, hissedebiliyordum. Victor Sosnora diye benim şiirlerimi Rusça’ya çeviren bir  dissident şair vardı. Komünistlerden nefret eden çok büyük şair, St. Petersburg’lu, o hala yaşıyor bildiğim kadarıyla. Onunla Taşkent’te geziyoruz. Taşkent’in merkezinde Lenin Meydanı vardır. Tabii, Lenin’in heykeli duruyor bu taş meydanda. “İnşallah biz bu heykelin yıkılışını göreceğiz” dedim aniden. “Görecek miyiz?” diye sordu Rus şairi.

“Göreceğiz. Ama bu ağır heykel yere böyle düşerken bu güzel mermerler parçalanacak” diye espri yaptım. Bu espriyi 1981’de yapıyorum. Ve 10 yıl geçer geçmez dediğim gerçek oluyor. Heykel 1991’de yıkılıyor, Özbekistan bağımsızlığını kazanıyor.

Peki sistem çöküşünde siz siyaset ya da sivil topluma ne zaman girdiniz? Sistem çökünce mi 1980’de Sovyet çöküşünden sonra mı girdiniz? 

Ben aktif siyasete 1985’te girdim. Gorbaçov iktidara gelmeden önce girdim, daha doğrusu girmek zorunda kaldım. Çünkü siyaseti hiç sevmezdim. Apolitik bir insandım o zamanlar.

“1985’te ailece ilk namazımızı kıldık”

İslami ya da Müslüman olma bilinci ne zaman oluşmaya başladı. Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden sonra mı oldu? 

Benim Afganistan’a bakış açım İslami faktörden değil, özgürlük düşüncelerimle bağlıydı.

Bir halkın işgalciye karşı direnişi bağlamında algılıyordum olayı.

İslam bana ilk olarak 1985’te sirayet etti. O dönem benim için her şey iyiydi sanki. Yani 1985’te ben 35 yaşlarında meşhur bir şairdim. Herkes Muhammed Salih’i tanıyordu. Hatta Moskova’da da tanınıyordum. Tanınmış biriydim, sorun yoktu. Şiirimizin her satırına da iyi para ödüyorlardı. Gonarar, telif hakkı yani. Zengin değildik ama kazandığımız para bize yetiyordu. Sanki kaderimizden memnunduk. Dine bakış açım da özgürlükçü bakıştı.

Aslında 70. yılların bu bohem hayatından batınen çok sıkılmıştım. O dönem hatıralarımdan bir alıntı yapmak istiyorum:

“ …Şiir benim terbiyecimdi. Fakat o dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim: İhtiras kamçısı altında tir tir titreyen deve gibi, pranga ayakta, yürümeye mecburuz, yürümeye mecbur, Bilemeden Mağrip nerede, Maşrık ne yanda. (Yolunu Kaybedenler Türküsü, 1983) Bu ızdırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parmenide’in ıztdırabına benziyordu. Zavallı Parmenide “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin.

Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvarırdı. Fakat onun feryatları beyhudeydi. Çünkü o istikrarı Allah’tan değil, putlardan istiyordu. Parmenide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanı idi. Fakat kendisi farkında olmadan Allah’ı, bütün alemleri yaratan yegane Allah’ı, yegane istinatgahı arıyordu.

Bu istinatgahı, Sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtasıydı.

Şiir, arayış ızdırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüstü.

Şiirin dışında insan kalbini hudutsuz dehşete düşüren bir boşluk vardı.

Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamızdı. Cazibesi korkunç olan dünya”..

Bu boşluğu ancak bir büyük inanç, bir sarsılmaz itikat  doldurabilirdi.

Bu dayanılmaz ruhi ihtiyaç beni İslam dinine getirdi. 1985’te ailece ilk namazımızı kıldık. Beni bu noktaya getiren günü hiç unutmam: Eve geldim, o günü ve o geceyi çok iyi hatırlıyorum. Metrodan inip eve giderken, ruhum bir boşluk içine girdi. Kendime dedim: “Ne yapacaksın peki?  Sen  meşhur şairsin, tamam. Kitap çıkaracaksın, cilt cilt kitaplar çıkarabilirsin, ama sonrası nedir bunun? Sonuçta ne var, dedim” kendime.

Sonuçta boşluk olduğunu gördüm. O zaman eşim Aydın hanıma “yarın çocuklara kuran öğreteceğiz…”.

«TİMUR DA BEYAZIT DA 
ECDADIMIZDIR”

Peki mesela sizin gibi ya da sizin özelliğinizde olan kişiler Timur’u tanıdıktan sonra ya da Yıldırım’la savaşlarını tanıdıktan sonra Türkiye’ye bakış açınız pozitif mi gelişti, negatif mi gelişti?

Zaten bizim Türkçü hareketimiz, (hareket derken de onun 10-15 kişiden fazla olmayan bir gruptan bahsediyorum) yazarlar, şairler, ressamlar, tanınmış insanlardan ibaretti. Türkçülük hareketi bizde MHP gibi büyük teşkilat değildi tabii.

Beyazıt’a münasebetimiz pozitifti tabii. Tarihi şuura sahip bir Türk aydını – ister Özbek Türkü, ister Anadolu Türkü olsun – ne Timur’a, ne de Beyazıt’a düşmanlık besleyemez. İkisi de bizim ecdatlarımız, biri  Doğuda, diğeri de Batıda savaş veren iki büyük Türk’tü. Her ikisi de kendi hudutlarında rakipsizdi.

Böyle bir pozisyonda onların arasındaki ihtilafın kaynağı resmi yılnamelerde kaydedildiği gibi değil tabii.

İki büyük güç vardı. Yani hatta bunlar abi-kardeş olsa bile aralarında savaş mukarrerdi. Baba oğul olsalar bile yine de savaşırlardı.

Ve savaştılar!

“Özbek modern şiirini temsil ediyorduk”

Ayrıca eserleriniz vardı değil mi?

Ben şiir yazarıyım. 70’li yıllarda Özbek modern şiirini temsil ediyorduk. Metaforistik şiir temsilcileriydik. 1970’lerde başlayıp 1985’e kadar 15 yıl içinde şekillenmiş ve kendini bir şair olarak tamamlamış bir insandım. 1986’dan sonra şiirden uzaklaştım, ya da uzaklaşmak zorunda kaldım. Siyaset, benim sevmediğim siyaset, beni girdabına çekti.

Peki Sovyetlerin Afganistan’ın işgali sizde bir sosyal etki uyandırdı mı, bunu hissettiniz mi 1979’da?

Tabii etkiledi. Hatta Sovyetlerin Afganistan işgaline karşı metaforistik şiirler yazdım. Sembolik şiirler.

“Bizim milli hareketimizi o mektup başlattı”

Sovyetler yıkılışı ile birlikte devlet ve sistem olarak bir Özbek bilinci gelişti değil mi, devletler de gelişti. Bağımsızlık ilan etmeyle beraber mi gelişti?

1985’te ben bir Özbek aydını olarak dediğiniz o “sistem”den kendi bağımsızlığımı ilan ettim.

Milli değerlere karşı komünist partisinin bize karşı uyguladığı zulme karşı ilk manifestoyu 1984 Aralık ayında ben yazdım  “Politbüroya mektup”tu adı bu manifestonun.

56 kişi, genç şair ve yazarlar bu manifestoyu, bu mektubu imzaladı. Bizim milli hareketimizi o mektup başlattı. Bu mektup Özbek aydınlarının Sovyet zulmüne karşı son 60 yılın ilk başkaldırısı idi.

O zaman Gorbaçov gelmemişti. Komunist Parti lideri Çernenko’ydu. Bu şahsın kişiliği çok silikti, o yüzden biz mektubu Politbüroya yazdık.

Tarihi şuura sahip bir Türk aydını – ister Özbek Türkü, ister Anadolu Türkü olsun – ne Timur’a, ne de Beyazıt’a düşmanlık besleyemez. İkisi de bizim ecdatlarımız, biri  Doğuda, diğeri de Batıda savaş veren iki büyük Türk’tü. Her ikisi de kendi hudutlarında rakipsizdi.

‘BİRLİK 7 TÜRK DEVLETİNDEN OLUŞABİLİR’

Türk halklarının özgürlük mücadelesinin sembollerinden biri olan sürgündeki Özbek muhalif lider, yazar, şair Muhammed Salih’le yaptığımız söyleşinin son bölümünde Türk Birliği kurulması için nasıl bir yol izlenebileceğini konuştuk.

Muhammed Salih, söyleşimizin önceki bölümlerinde “Türk birliği için Özbekistan’da her şeyini ortaya koyabilecek bir kadro iktidara gelirse oradan hareket başlar. Biz bu hareketi hep Türkiye’den bekledik. Ama Türkiye kendi iç problemleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Rahmetli Özal bu perspektifi sanki görmüştü, ömrü yetmedi” diye konuşmuştu.

Kerimov size başkanlık teklif etti değil mi?

Evet, bu seçimden sonraydı. Seçim kampanyasında ben TV’de  sadece 13-15 dakika konuşma yaptım yerel kanallarda. Kerimov her gün 4-5 saat konuşuyordu kendisi bana rakipti. Bana 13 dakika verdi. Ona rağmen bu demokarsiye hazır olamayan halkın yüzde 52’si oyunu bana verdi. Çünkü ben Kerimov ve onun dostları gibi hırsız değildim. Dürüsttüm. Sovyet hegamoniyasına karşı duruşum 1970’lerden beri netti.

“Ben bugün Rus karşıtı değilim”

Özbekistan’da sizin desteğinizle oluşabilecek demokratik reform, demokratik yapılanma Rusları ürkütmez mi, Ruslarla ilişkileri nasıl geliştirmek lazım, kanaatiniz nedir?

Sovyet döneminde ben Moskova’ya karşı açıkça yazdım, konuştum ama şimdi bağımsızlığımızı kazandıktan sonra bizim Ruslarla aramızda herhangi bir problem yok. Biz özgürlüğümüzü kazandık, bağımsızlığımızı kazandık. Ben bugün Rus karşıtı değilim. Bugün ben Müslümanım ve bakış açım siyasetçi olarak milli ve özgürlükçüyüm, bunu Ruslar biliyor. Ruslarla aramızda hiçbir sorun yok.

Hatta bölgenin toparlanması açısından bizim gibi insanlara ihtiyaç var bölgenin. Yani ben olmasam da, ben isterdim, benim gibi biri gelsin.

Mesela Türkiye’nin Şangay Beşlisi’ne katılmasına Orta Asya aydını olarak nasıl  bakıyorsunuz? Türkiye Şangay 5’lisinden bir fayda edebilir mi? Demokratik standartlar gereği. Ekonomisi açısından ya da kendi opsiyonlarını çoğaltması açısından nasıl etkilenir?

Bu başka bir bloğa karşı hareket ya da aksiyon şeklinde olmaması lazım. Bütün artı ve eksileri iyi hesaplamak lazım. Eğer Türkiye’nin ve Türk dünyasının faydasına olursa neden olmasın. Biz mahkum değiliz. Avrupa’ya mahkum olmamamız lazım. Ama sırf Batı’ya gözdağı vermek ve Şangay Birliği’ne bir jest olarak da yapmak doğru olmaz tabii. Avrupa’yla bizim iyi olmamız lazım, mümkünse bütün dünyayla iyi olmamız lazım, menfaatlerimiz için ne gerekiyorsa onu yapmak lazım.

“ÖZAL, ELÇİBEY’LE ANLAŞMIŞTI”

Sayın başkan özel mesaj vermek ister misiniz. Benim aklımdan geçen tabii sizin demokrasi mücadeleniz çok önemliydi. Sivil toplum mücadeleniz Özbekistan’da önemliydi tabii size en büyük desteği merhum Turgut Özal verdi..

Evet. Daha doğrusu desteği verecekti, söz vermişti rahmetli Özal. Elçibey’le anlaşmışlardı bu konuda, bunu bana bizzat Elçibey söyledi. Ama Özal vefat etti. Kadere bakın, Özal’la randevu onun vefat ettiği gün 17 Nisan akşam saat 20.30’a alınmıştı. Ben Elçibey’in misafiriydim. Onun telkiniyle 6 Nisan’da Özal’la görüşmek için Bakü’den İstanbul’a geldim.

Turgut Özal’ın öldürüldüğü kanaatinde misiniz?

Böyle bir tahmin var, ama ben elimde belge olmadığı için sadece güman edebilirim.

Türk birliğinden bahsettiniz hocam, Türk birliğini gerçekleştirirken ekonomik, kültürel sosyal ne tür politikalar belirlemeliyiz önceliğimiz ne olmalı? Yani ortak tarih nasıl oluşturabiliriz?

Bütün cephelerde birleşmek lazım. Toparlayarak söylesem; 7 Türk devletten oluşan bir konfederal devlet de yapılabilir hatta.

Konfederal devletlere Kürtler katılabilir mi?

Ortadoğu’daki Kürtler olabilir. Turan konfederasyonu olacak o zaman. Öncelikle her şeyden önce Türk birliği olacak. Katılabilecek etnik gruplar olursa katılabilir.

Bir zamanlar Ruslar gözlemciydi zaten. İlk rahmetli Turgut Özal bu dediğinizi acele de olsa yapmaya  kalkışmıştı.

O zaman ortam çok müsaitti. Bugün gene çok ayrışma başladı. Böyle bir entegrasyon genelde herkesin kafasında vardı. Ve Özal da onu yakalamaya çalıştı. Her şeyi anlamamıştı tabii Özal. Ama onda bir gayret vardı. Bir şeyler yapmak lazım olduğunu biliyordu. Derdi vardı. n Peki bu FETÖ’nün okulları, Orta Asya’da okullar açtı sizin zamanınızda açmıştı. Ancak büyük resimde Türkiye’deki paralel yapılanmanın maalesef parçasıydı. Fakat sonradan bu yapıdan ilk başta Ruslar rahatsız oldu dolaylı Amerikan kontrolünde olduğundan dolayı. İlk sorum şu FETÖ okulları faydası var mıydı ilk dönemlerde? Sovyetlerin yıkılışından sonra gelen 15-20 yıl sonra sizin için bir faydası oldu mu, gördünüz mü, Türk dünyası açısından?

Mutlaka oldu. En azından Türkçe’yi öğrettiler. Türkçe bir kaynaşma oldu. Türkçe konuştular, Türkçe şarkı söylediler. Şu festivaller falan da iyi şeylerdi aslında. Bunun FETÖ’yle alakası yok. Devleti ele geçirmek amacı taşımasaydı, okullar çok güzeldi.

Peki siz bu FETÖ okullarının Amerikan çıkarlarına ya da CIA çıkarlarına  hizmet ettiği kanaatinde miydiniz, ilk kurulduğundan beri?

Ben onu bilmiyorum ama mutlaka CIA’de çalışmış yanları vardır. Çünkü Amerika bu gibi hareketlerden hep yararlandı ve yararlanmaya devam edecektir. Bizim buna şaşırmamamız lazım.

Özbekistan’da bunları ilk Kerimov kapatmıştı değil mi? Amerikan gerekçesiyle mi kapattı?

Kerimov dini açıdan kapattı. Çocukları dindar yapacak ve dindarlar benim gibi dinsizi devirecek diye kapattı.

Ama siz de dahilsiniz değil mi? Sizin ekonomik gücünüz olmadığı için sizin çocuklarınızı almamışlardı galiba.

Ben Kerimov’un muhalifi olduğum için oğlumu okuluna kabul etmedi.

Evet siz muhalif olduğunuz için.

1990’da milletvekiliydim, Parlamentoda muhalif fraksiyonun başkanıydım. Kerimov okullarımı kapatmasın diye, benim oğlum Timur’u okuluna kabul etmedi. Ve bunu da her yerde söyledi. Kerimov’un düşmanı Salih’in oğlunu mektebimize kabul etmedik diye.

«RAHMETLİ ÖZAL’IN TÜRK BİRLİĞİNE ÖMRÜ YETMEDİ»

Ömrünü mazlum Türk halklarının hakkını savunmakla geçiren, yıllardır Türkiye’de sürgünde yaşayan Özbek muhalif lider Muhammed Salih, Kerimov’un Türk düşmanı olarak baskıyla Türk birliğine karşı çıktığını, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ise Türk Birliği için uğraş verdiği ancak bu ideolojiye ulaşmak için ömrünün vefa etmediğini belirtti.

Tarık ÇELENK

Türk Birliği kurulduğunda Avrupa Birliği’nde olduğu gibi Türk dünyasının yükseleceğini kaydeden Özbek muhalif lider Muhammed Salih, Türk dünyası için ilerde tehdit olabilecek Çin’e karşı Türk-Slav bloğu oluşturulabileceğini söyledi.

Medreseler ve tarikatlar var mıydı Sovyetlerde? 

Vardı ama hepsi yeraltındaydı. Bizim çocukları da  yeraltındaki genç mollalar okuttu. O zaman çocuklara Kuran okutmak da suçtu. Okuyan da okutan da ceza alırdı. Ona rağmen oğlum Timur ve kızım Umide’yi Elhamdülillah okuttum.

Ne zaman serbest oldu medreseler, okuma, okutmak?

1990’larda. 90’ların başlarında.

Sizin peki siyasete daha doğrusu Meclise girmeniz ne zaman oldu?

1990  mart ayında seçim oldu ve ben de bağımsız ve komünist olmayan ilk milletvekili olarak seçildim. Seçim nispeten serbest seçim oldu.

“Türk düşmanı Kerimov’un şiddetli baskısı ile Türkçülük akımı durduruldu”

Ona tekrar döneceğim. Bizim Türkiye’ye döneyim müsaadenizle. Türkiye’deki Özbek aydını olarak, Türk aydını olarak Türkiye’deki Türkçülüğü ve Türk Milliyetçiliği şu anki yapısıyla Orta Asya’daki Türklerde bir karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz? Şu anki Türkçülüğün fikir yapısının Orta Asya’daki bütün Türk dünyasına hitap edebilecek bir fikir derinliği olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum. Eğer bu Türk dünyası potansiyel iyi değerlendirilip, uygun bir şekil bulunursa bir ideoloji oluşturulabilir. Biz 1980 sonlarında Türk dünyası hakkında ilk defa açık konuşmaya başladık. En azından yerel zeminde bir ideoloji oluşturmaya çalıştık. Bu konuda benim biraz tecrübem de var. 1980 sonlarında 7-8 aylık bir teşvikat bile Özbeklerin Türklük ve Türk entegrasyonunu kavraması için yetti ve Özbekistan’da ilk defa Özbeklerin özbe öz Türk olduğunu açık dile getirmeye başlamışlardı. Sonra Türk düşmanı Kerimov’un şiddetli baskısı ile bu akım durduruldu ve onun liderleri yurttan sürgün edildi.

Sizin bir öneriz olarak ortak dil olarak İstanbul Türkçesi olabilir değil mi?

Evet bu en rasyonel ve gerçekçi teklifti. Türkistan Türkleri 75 yıl boyunca kendi aralarında ortak dil olarak Rus dilini kullandı. Neden biz şimdi kendi Türkçemizi, İstanbul şivesini ortak dil olarak kabul etmeyeceğiz?

Peki mesela Türkiye’de Türk Milliyetçilik hareketiyle diğer ülkücü hareketlerinin Türkiye’nin bir ortak sorunu var. Kürt Sorunu mesela. Kürt sorununa Orta Asya Türk aydını olarak nasıl bakıyorsunuz? Siz Kürt olsanız nasıl bakardınız?

Bence Kürtleri asimile etmeye çalışmamak lazım. Eğer böyle yapmaya çalışanlar varsa tabii. Bence tam tersini yapmak lazım. Kürtlerin  pasaportunda “Türkiye vatandaşı” değil, “Kürt” diye yazmak lazım. Türk pasaportunu da “Türk’’ diye yazmak lazım. Kürtlere Kürtlük yapmalarına engel olmamak gerekir, eğer bu Türkiye’yi parçalamak amacı taşımıyorsa. Fakat Türkiye bir üniter devlettir, burada Türkçe devlet dilidir ve bu devlette yaşayan herkes bu dilde konuşmaları zorunlu olması lazım. Nasıl Amerika’da herkesin İngilizce konuştuğu gibi.

Ana dilde eğitime nasıl bakarsınız, Kürtlerin anadilde eğitimine?

Ana dilde eğitimini onlar kendileri yapabilirler isterlerse. Ama burası Türkiye, her şeyden önce Türkçe konuşabilmesi ve Türkçeyi öğrenmeleri lazım.

Yerel yönetimler özerkliğine nasıl bakarsınız? Bunların Kürt siyasi partilerin talepleri yerel yönetimdeki özerklik diye.

İyi bakmıyorum bu ülke federal devlet değil.

Türkiye’nin dışındaki Kürtlerle ilişkilerine nasıl bakarsınız? Mesela bir konfederal yapı teklifi olsa Türkiye açısından  uygun olur mu sizce? Irak’taki Suriye’deki Kürtleri ile birliktelik gibi? 

Bu düşünebilir. Konfederal bölge olarak.

Peki bir de mesela genelde hangi ideoloji olursa olsun sosyalist ideolojiye dahil bütün insanlara hitap eden bir yönü olmalı. Şimdi Türkçülüğü ya da Türk milliyetçiliğin sizce bütün insanlığa hitap eden bir yönü var mıdır?

Türk milliyetçiliğinin her şeyden önce biz Türk olduğumuzu gizlemememiz lazım. Türk olduğumuzu bilmemiz lazım. Ben Türküm demekten korkmamak lazım. Tabii, Türküm diye başka bir kavime üstünlük sağlamak iyi bir şey değil. Aynı şekilde “biz sadece Müslümanız” da diyemeyiz. Biz Müslümanız Elhamdülillah, ama aynı anda Türküz. Türklük bizim ürettiğimiz, uydurduğumuz bir şey değil. Allah bizi Türk olarak yarattı. Millet, Türklük Allah’ın kavramıdır. Allah’ın ayeti var bu konuda. “Sizi kavim kavim olarak yarattık” diyor Kuran’ı Kerim. Millet kavramını reddetmek Allah’ın kavramını reddetmektir.

Türkiye’deki İslamcı akımın açısının Orta Asya’daki Türk dünyasının bir ilişki geliştirememesini nasıl okuyorsunuz?

Düşünmüyorum. İslamcılık benim pek sevmediğim bir terim. İslam — bizim dinimiz, Elhamdullah Müslümanız, dini özgürlükler olması lazım, ama aynı zamanda milli değerlerimizi de korumamız lazım.

Peki Orta Asya’daki bu radikal İslamcılığın gelişmesini neye bağlıyorsunuz, Sovyet sonrasında mesela Orta Asya için çok ciddi dünyaya terör ihraç algısı var?

Totaliter sistemin ürünü bu. Ilımlı Müslümanları radikal yapan totaliter rejimdir. Ve bütün dünyada sadece Özbekistan değil, totaliter rejimler toplumlarda radikalizmi tetikleyen en büyük etkendir.

Bunda onu görüyorsunuz.

Çünkü insanlara başka bir yol bırakmıyorlar. Kendi dini vecibelerini yerine getirmeye engel oluyorlar ve bundan yararlanarak gerici akımlar meydana çıkıyor. Gerici ve cahil radikallere ortam oluşturan totaliter rejimlerdir. Kendi cemaatından başka tüm Müslümanları “kafir’’ diyen radikallar kendilerini ortaya çıkaran totaliter rejimler gibi totaliter zihniyetlidirler. Yani bir totaliter zihniyet ikincisini doğuyor. Biri ateist zalim ikincisi dinci zalim, ikisi de zalim. Biri komünist diğeri tekfirist – hiç bir farkı yok aralarında, ikisi de zülme hizmet ediyor.

Nasıl mücadele edilebilir? Orta Asya’da siz mesela yönetimlerde olsanız nasıl mücadele etmeyi düşünüyorsunuz radikal akımlarla?

Bütün dindarların hukukları Anayasada gösterilen şekilde verilmesi lazım. Dindarlardan korkmamak lazım, onların özgür yaşaması lazım. Kanun dışına çıkarsa herkes gibi cezalandırılması lazım. Herhangi bir suçlu vatandaş cezalandırıldığı gibi kanun önünde suçlu dindar da cezalandırılacak tabii.

“RAHMETLİ ÖZAL’IN TÜRK BİRLİĞİ İÇİN ÖMRÜ YETMEDİ”

Peki 50 yıl içinde Türk dünyası genel bir ittifak genel bir kardeşlik, genel bir bütünleşme ve içte birlik siyasi olarak başka bir ülkeler açısından değil de, yani bir barışçı katkı olarak bütün Türk dünyasında. Gaspıralı’ların dediği gibi dilde fikirde işte birlik mümkün müdür? Rahmetli Özal buna gayret etti. Mümkün müdür?

Mümkündür. Çok mümkündür daha önce olacaktı.

Neler yapmak lazım başta bununla ilgili?

Her şeyden önce devletlerimize bu gaye önünde engel olmayacak, bu gaye taraftarı olan iktidarların gelmesi lazım. Türk cumhuriyetlerinde ve Türkiye’de uzun yıllardan beri konuşulan bu proje artık bir hayal değil, nihayet bir DEVLET SİYASETİ’ne dönüşmesi gerekir. Bu gaye, şimdi konuştuğumuz gibi bizim gibi tek tük aydının sofra etrafında  konuşması formatından çıkıp, devletlerimiz zirvelerinde baş gündem olması gerekir. Mesela Özbekistan’da “Türk Birliği” için her şeyini ortaya koyabilecek bir kadro iktidara gelirse oradan hareket başlar. Biz bu hareketi hep Türkiye’den bekledik. Ama Türkiye kendi iç problemleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Rahmetli Özal bu perspektifi sanki görmüştü, ömrü yetmedi.

Şimdi tarihe baktığımız zaman aslına bakarsanız Türk dünyasının kültürünün kaynağı Anadolu’daki Türklerin kaynağı hep Orta Asya, yani her şeyimizi ve kendimizi Orta Asya’daki köylere gittiğimizde görüyoruz. Evet, biz de Anadolu’yu gezerken orada Orta Asya’yı, Türkistan’ı görüyoruz.

Fakat Türkiye Osmanlı ve Selçuklulardan itibaren hep burada Anadolu’da bir bütünlüğünü korumuş. Nedense Orta Asya emirliklerinde, hanlıklar hep parça parça ve son 150 yıldan sonra genellikle bir Rus hegomonyasının değişik adları altında ve hemen kültürel anlamlara baktığımız zaman; bir arada yaşama ve düzenini sağlama konusunda Ruslar var. Niye Orta Asya Anadolu’daki Türkler gibi kendini bir bütünleştirememiş kendi ittifakını sağlayamamış bunun kültürel ve siyasi sosyal kodları nasıl görüyorsunuz? Buhran 15-16 asırda, Timur’un parçalanmış mirası hudutlarında merkezleşmiş bir devlet kurmaya çalışan Muhammed Şeybanihan’dan sonra başladı. İşbu çöküşün asıl nedenlerini ben sadece içtimai-siyasi, iktisadi ya da başka global faktörlerin sonucu olarak görmüyorum. Bence, asıl neden manevidir. Biz, Türkistanlılar Şeybani’den sonra bozulduk.

Şeybani hangi dönemde yaşadı?

15-16 asırda. Şeybani Timur’un torunu Zahriddin Muhammed Babur’u Semerkant’tan kovduktan sonra Orta Asya’da bir devlet kurdu. (Baburşah ise Hindistan’a geçti ve orada  Moğol İmparatorluğunu kurdu) Şeybani’nin kurduğu devlet Timur sonrası başlanan anarşiyi bir müddet durdurdu ama uzak yaşamadı. Şeybânîler, 16. yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîlerle devamlı olarak savaştılar. Ehl-i sünnet olan Osmanlılar ve Hindistan’daki Bâbürlülerle iyi münâsebetler kurmaya çalıştılar. Mâverâünnehr’de zirâat, ticâret, güzel sanatlar ve kültürü geliştirdiler. Ülkede huzur ve emniyeti sağlayıp, iktisâdî refah seviyesini yükselttiler. Ticâret yolları üzerinde kervansaray ve köprü inşâ ettirip, kıymetli mâdenlerden, alım gücü yüksek para kestirdiler. Sulama kanalları açarak, zirâî verimi yükselttiler. Şeybânî hanları kültürlü kimseler olup, âlim ve sanatkârları himâye ederlerdi.

Yeni Özbekistan yönetimine tavsiyeleriniz nelerdir? Yani buradan baktığımız zaman genelde nasıl görüyorsunuz?

Bugünkü Kerimov sistemi değişmedi başka biri geldi. Ancak o daha ılımlı.

Galiba iyi mesajlar verdi.

Evet iyi mesajlar veriyor ama sistem değişmedi. Rejim değişmedi ve kadroları hiç değişmedi. Sadece onların yerleri değiştirildi. Ama yönetim stili, uslubu ve devlete bakış açısı ve komünistik yobazlık devam ediyor. Biz muhalefet olarak yeni yönetimi bir süre tanımamız lazım, dedik. Ve o süre devam ediyor. Biz yeni yönetimi aşırı tenkit etmemeye çalışıyoruz. Fakat bu yönetimden inkılabi bir şey beklemiyorum doğrusu.

Peki demokratik inkılap kolay mı, Orta Asya’da ki devletlerle o yapılarda tarihsel geçmişlere baktığımız zaman zor değil mi orada demokrasinin yerleşmesi?

Böyle bir şey zor değil “Biz demokrasiye hazır değiliz, Batı demokrasiye uzun yıllar sonra geldi, bize de süre lazım” diye bir safsata var. Bu bizim yerli diktatörlerin uydurduğu safsatadır. Demokrasiye onlar hazır değil, biz hazırız. “Perestroyka” döneminde ben halkımızın demokrasiye ne kadar hazır olduğunu gördüm. Biz miting yapıyorduk, sokaklara on binlerce insan çıkıyordu, mitingler kavgasız, sakin ve birlik içinde cereyan eder ve bu dev kalabalık dağılırken, meydanda hiçbir çöp bırakmazdı, bulunduğu alanı tertemiz yapıp gidiyordu insanlar. Çok şuurluydu insanlar yani. Diğer bir örnek: Ben muhalif ERK partisinden Cumhurbaşkanılığı seçimine katıldım. Rakibim İslam Kerimov (Cumhurbaşkanı) Partimize ayrılan bütçeyi vermedi, biz kendi paramızı kullanmak zorunda kaldık. Parti için 65 bin dolar topladık ve seçimi yüzde 52 kazandık. Tabi büyük sahtekarlık yapıp, bu rakamı Kerimov yüzde 12.7’ye kadar indirdi, ama seçimi kazandığımızı bütün halk gördü. Benim gibi antisovyet ve antikomünst kişiye yüzde 52 oy veren halkı “demokrasiye hazır değil” diyebilir misiniz?

Bu bağışlarla toplanan paralar mıydı?

Evet dostlar geldi. Amerikalılar geldi ve Türkler geldi. Onların bıraktığı partiye yardım amaçlı paralardı. Bağış başka bir şey yok. Yani insanlar kendi paralarını harcadılar. Kerimov çeşitli bahaneler bularak bana seçim için ayrılmış bütçeydi vermedi. Bir kuruş vermedi. “Halkın yüzde 52’si oyunu bana verdi”

“Türk Birliği” için her şeyini ortaya koyabilecek bir kadro iktidara gelirse oradan hareket başlar. Biz bu hareketi hep Türkiye’den bekledik. Özbekistan’da “Türk Birliği” için her şeyini ortaya koyabilecek bir kadro iktidara gelirse oradan hareket başlar. Ama Türkiye kendi iç problemleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Rahmetli Özal bu perspektifi sanki görmüştü, ömrü yetmedi”

“ÇİN’E KARŞI TÜRK-SLAV BLOĞU”

Şu an Türk dünyası için Çin’i bir tehdit olarak görüyor musunuz? 

Bugün en büyük potansiyel tehdit Çin’dir. Türk dünyası Çin’den korunmak için derhal Türk dünyası entegrasyonuna başlarsa iyi eder. Daha ileride, bu sürecin devamında bir Türk-Slav Rus, Ukrayna ve başka Slav halklarıyla bir Türk-Slav bloğu oluşturulabilir. Geçenlerde “Adriatik’ten Çin Seddine kadar” diye duygusal bir şiar vardı, eğer Çin faktörünü  ciddiye almazsak bu şiar hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir.

* * *

Tarık Çelenk: Yeni Özbekistan yönetimine tavsiyeleriniz nelerdir. Yani buradan baktığımız zaman genelde nasıl görüyorsunuz?

Muhammed Salih: Bugünkü Kerimov sistemi değişmedi başka biri geldi. Ancak o daha ılımlı.

Tarık Çelenk: Galiba iyi mesajlar verdi.

Muhammed Salih: Evet iyi mesajlar veriyor ama sistem değişmedi. Rejim değişmedi ve kadroları hiç değişmedi. Sadece onların yerleri değiştirildi.

Ama yönetim stili, üslubu ve devlete bakış açısı ve komünistik yobazlık devam ediyor. Biz muhalefet olarak yeni yönetime bir süre tanımamız lazım, dedik. Ve o süre devam ediyor. Biz yeni yönetimi aşırı tenkit etmemeye çalışıyoruz. Fakat bu yönetimden İnkılabı bir şey beklemiyorum doğrusu.

Tarık Çelenk: Peki demokratik İnkılap kolay mı Orta Asya da ki devletlerle o yapılarda tarihsel geçmişlere baktığımız zaman zor değil mi orada demokrasinin yerleşmesi?

Muhammed Salih: Böyle bir şey zor değil “Biz demokrasiye hazır değiliz, Bati demokrasiya uzun yıllar sonra geldi, bize de süre lazım” diye bir safsata var. Bu bizm yerli diktatörklerin uydurduğu safsatadır.

Demokrasiye onlar hazır değil, biz hazırız. “Perestroyka” döneminde ben halıkımızın demokrasiye ne kadar hazır olduğunu gördüm. Biz miting yapıyorduk, sokaklara on binlerce insan çıkıyordu, mitingler kavgasız, sakin ve birlik içinde cereyan eder ve bu dev kalabalık dağılırken, meydanda hiç bir çöp bırakmazdı, bulunduğu alanı tertemiz yapıp gidiyordu insanlar. Çok şuurluydu insanlar yani. Diğer bir örnek: ben muhalif ERK partisinden Cumhurbaşkanılığı seçimine katıldım. Rakibim İslam Kerimov (cumhurbaşkan) Partımize ayrılan bütçeyi vermedi, biz kendi paramızı kullanmak zorunda kaldık. Parti için 65 bin dolar topladık ve seçimi yüzde 52 kazandık. Tabi büyük sahtekarlık yapıp, bu rakamı Kerimov yüzde 12.7’ye kadar indirdi, ama seçimi kazandığımızı bütün halk gördü. Benim gibi antisovet ve antikomünst kişiye yüzde 52 oy veren halkı “demokrasiye hazir değil” diyebilir misiniz?

Tarık Çelenk: Bu bağışlarla toplanan paralar mıydı?

Muhammed Salih: Evet dostlar geldi. Amerikalılar geldi ve Türkler geldi. Onların bıraktığı partiye yardım amaçlı paralardı. Bağış başka bir şey yok. Yani insanlar kendi paralarını harcadılar. Kerimov çeşitli bahaneler bularak bana seçim için ayrılmış bütçeydi vermedii. Bir kuruş vermedi.

Tarık Çelenk: Kerimov size başkanlık teklif etti değil mi

Muhammed Salih: Evet, bu seçimden sonraydı. Seçim kampanyasında ben TV’de sadece 13-15 dakika konuşma yaptım yerel kanallarda. Kerimov her gün 4-5 saat konuşuyordu kendisi bana rakipti. Bana 13 dakika verdi. Ona rağmen bu demokarsiye hazır olamayan halkın %52’si bana verdi oyunu. Çünkü ben Kerimov ve onun dostları gibi hırsız değildim. Dürüsttüm. Sovyet hegemoniyasına karşı duruşum 1970’lerden beri netti.

Tarık Çelenk: Peki mesela Özbekistan’da sizin desteğiniz oluşabilecek demokratik refom, demokratik yapılanma Rusları ürkütmez mi, Ruslarla ilişkileri nasıl geliştirmek lazım, kanaatiniz nedir?

Muhammed Salih: Sovyet döneminde ben Moskava’ya karşı açıkça yazdım, konuştum, ama şimdi bağımsızlığımızi kazandıktan sonra bizim Ruslarla aramızda herhangi bir problem yok.

Biz özgürlüğümüzü kazandık, bağımsızlığımı kazandık. Ben bugün Rus karştı değilim. Bugün ben Müslümanım ve bakış açım siyasetçi olarak milli ve özgürlükçüyum, bunu Ruslar biliyor. Ruslarla aramızda hiçbir sorun yok.

Tarık Çelenk: Hatta bölgenin toparlanması açısından sizin gibi insanlara ihtiyaç var bölgenin.

Muhammed Salih: Yani ben olmasam da ben isterdim benim gibi biri gelsin.

Tarık Çelenk: Mesela Türkiye’nin Şangay zirvesine katılmasına Orta Asya aydını olarak nasıl bakıyorsunuz. Türkiye Şangay 5’lisinden bir fayda edebilir mi? Demokratik standartlar gereği. Ekonomisi açısından ya da kendi opsiyonlarını çoğaltması açısından nasıl etkilenir.

Muhammed Salih: Bu başka bir bloğa karşı hareket ya da aksiyön şeklinde olmaması lazım. Bütün artı ve eksileri iyi hesaplamak lazım. Eğer Türkiye’nin ve Türk dünyasının faydasına olursa neden olmasın.

Biz mahküm değiliz. Avrupa’ya mahküm olmamamız lazım.

Ama sırf Batıya gözdağı vermek ve Şangay Birliğine bir jest olarak ta yapmak doğru olmaz tabii. Avrupa’yla bizim iyi olmamız lazım, mümkünse bütün dünyayla iyi olmamız lazım, menfaatlerimiz için ne gerekiyorsa onu yapmak lazım.

Tarık Çelenk: Sayın başkan özel mesaj vermek ister misiniz. Benim aklımdan geçen tabii sizin demokrasi mücadeleniz çok önemli idi. Sivil toplum mücadeleniz Özbekistan’da önemli idi tabii size en büyük desteği merhum Turgut Özal verdi.

Muhammed Salih: Evet. Daha doğrusu verecekti, söz vermişti rahmetli Elçibeyle anlaşmışlardı bu konuda, bunu bana bizat Elçibey söyledi. Ama Özal vefat etti. Kadere bakın, Özal’la randevu onun vefat ettiği gün 17 Nisan akşam saat 20.30 alınmıştı. Ben Elçibey’in misafiriydim. Onun telkiniyle 6 Nisanda Özal’la görüşmek için Bakudan İstanbula geldim.

Tarık Çelenk: Turgut Özal’in öldürüldüğü kanaatinde misiniz

Muhammed Salih: Böyle bir tahmin var, ama ben elimde belge olmadığı için sadece güman edeblirim.

Diğer Kişi: Türk birliğinden bahsettiniz hocam, Türk birliğini gerçekleştirirken ekonomik, kültürel sosyal ne tür politikalar belirlemeliyiz önceliğimiz ne olmalı?

Tarık Çelenk: Yani ortak tarih nasıl oluşturabiliriz.

Muhammed Salih: Bütün cephelerde birleşmek lazım yani. Toparlayarak söylesem 7 Türk devletten oluşan bir konfederal devlet te yapılabilir hatta.

Tarık Çelenk: Konfederal devletlere Kürtler katılabilir mi?

Muhammed Salih: Ortadoğudaki Kürtler olabilir. Turan konfederasyonu olacak o zaman.

Tarık Çelenk: Ermenistan bile katılabilir.

Muhammed Salih: Öncelikle herşeyden önce Türk birliği olacak. Katılabilecek etnik gruplar olsa katılabilir.

Tarık Çelenk: Bir zamanlar Ruslar gözlemciydi zaten. İlk rahmetli Turgut Özal bu dediğinizi acele de olsa yapmaya kalkışmıştı.

Muhammed Salih: O zaman ortam çok müsaitti. Bugün gene çok ayrışma başladı. Böyle bir entegrasyon genelde herkesin kafasında vardı. Ve Özal’da onu yakalamaya çalıştı. Her şeyi anlamamıştı tabii Özal. Ama onda bir gayret vardı. Bir şeyler yapmak lazım olduğunu biliyordu. Derdi vardı. Ama ben onu Türkçü olarak görmüyorum. Olmasi da şart değil.

Tarık Çelenk: Peki bu Fetö’nün okulları Orta Asya’da okullar açtı sizin zamanınız da açmıştı. Şimdi bu okullarda aslına bakarsanız, Türkçeyi öğrenen ve Türkiyeyi seven bir sürü islami ve Müslümanlığı öğrenen ve kimliği gençler yetişti. Ancak büyük resimde Türkiye’de ki paralel yapılanmanın maalesef parçasıydı. Fakat sonrada bu yapıdan ilk başta Ruslar rahatsız oldu dolaylı Amerikan kontrolünde olduğundan dolayı. İlk sorum şu FETO okulları faydası var mıydı ilk dönemlerde Sovyetlerin yıkılışından sonra gelen 15-20 yıl sonra sizin için bir faydası oldu mu gördünüz mü Türk dünyası açısından?

Muhammed Salih: Mutlaka oldu. En azından Türkçeyi öğrettiler. Türkçe bir kaynaşma oldu. Türkçe konuştular, Türkçe şarkı söylediler. Şu festivaller falan da iyi şeylerdi aslında. Bunun FETÖ’ya alakası yok. Devleti ele geçirmek amacı taşımasaydı, okullar çok güzeldi

Tarık Çelenk: Peki bu okulların yerine ne yapmak lazım.

Muhammed Salih: Devlet bu okulları kendi bünyesine alması lazım. Devlet bu sistemi aynen devam ettirmesi lazım. Okulları kapatmaması lazım. Hatta muallimlerini bile işten atmadan devlet maaşiyla çalıştırılsa çok iyi olurdu.

Öğretmenleri atmamak lazım, Devlet öğretmemleri tasfiye ederse o birikim kaybedilir.

Tarık Çelenk: Peki siz bu FETO okullarının Amerikan çıkarlarına ya da CIA çıkarlarına hizmet ettiği kanaatinde miydiniz ilk kurulduğundan beri.

Muhammed Salih: Ben onu bilmiyorum ama mutlaka CIA’de çalışmış yanları vardır. Çünkü Amerika bu gibi hareketlerden hep yararlandı ve yararlanmaya devam edecektir. Biz buna şaşırmamız lazım.

Tarık Çelenk: Özbekistan’da bunları ilk Kerimov kapatmıştı değil mi? Amerikan gerekçesiyle mi kapattı?

Muhammed Salih: Kerimov dini açıdan kapattı. Çocukları dindar yapacak ve dindarlar benim gibi dinsizi devirecek diye kapattı.

Tarık Çelenk: Ama sizde dahilsiniz değil mi? Sizin ekonomi gücünüz olmadığı için sizin çocuklarınızı almamışlardı galiba.

Muhammed Salih: Ben Kerimov’un muhalifi olduğun için oğlumu okuluna kabul etmedi.

Tarık Çelenk: Evet siz muhalif olduğunuz için

Muhammed Salih: 1990’da milletvekili idim, Parlamentoda muhalif fraksiyonun başkanıydım. Kerimov okullarımı kapatmasın diye, benim oğlum Timur’u okuluna kabul etmedi. Ve bunu da her yerde söyledi. Kerimov’un düşmanı Salih’in oğlunu mektebizmize kabul etmedik diye.

Добавить комментарий

Ваш e-mail не будет опубликован. Обязательные поля помечены *

WebStudioProfi.com реализуют проекты, которые продают Ваш продукт в сети Интернет