“Orta Asya Türk Cumhuriyetleri AB gibi bir yapıda birlesmeli”

Mehmet Kancı

Yolname… Muhammed Salih’in kendi ifadesiyle, Sovyetler Birliği parçalanırken dahi anavatanı Özbekistan’ın bağımsızlığını hayal edemeyen kötü siyasetçilere karşı, çok sevdiği şairliği, şiirlerini terk ederek atıldığı siyaset yolculuğunun özeti… Salih’in 26 yıllık sürgün hayatının hangi zorlu mücadelenin eseri olduğunu anlatan “Yolname”nin yıllar sonra ikinci baskısı yapıldı. Bu kitap, Soğuk Savaş’ın bitiş sürecine dair Sovyetler Birliği’nin içerisinden çok farklı bir bakış açısı ile önemli bir şahitlik. Yenidünya düzeninin tek kutuplu bir belirsizliğe itildiği bu süreci bilmeyenlere rehberlik edecek bu eser, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle yeşeren umutların 28 yıl sonra nasıl karamsarlığa dönüştüğünü de kıyaslama imkânı veriyor. Biz de Muhammed Salih ile SSCB’nin “Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma)” politikasının Rusya’yı, dünyayı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ni hangi noktaya getirdiğini konuştuk.

Hangi şartlarda Özbekistan’ı terk ettiniz, sürgün hayatınız nasıl başladı?

1991 yılındaki, Cumhurbaşkanı seçiminde İslam Kerimov’un tek rakibiydim. Ancak seçime hile karıştırıldı. Önce yüzde 33 olarak açıklanan oyum daha sonra, yüzde 15 ve son olarak yüzde 12,7 olarak ilan edildi. Hatta oy oranımı yüzde 33 olarak ilan eden devlet radyosunun genel müdürü işten atıldı. 1993’te Kazakistan’da gizlendiğim dönemde bir KGB Albayı “Siz kazanmıştınız, gerçek oyunuz yüzde 52’ydi. Kerimov bundan korktu, sizi yok etmeye karar verdi, iyi ki Özbekistan’dan çıktınız” demişti. Türkiye’ye Turgut Özal’ın davetiyle geldim, ama benim geldiğim gün Turgut Özal vefat etti. Sürgün sürecimiz böyle başladı.

Yenilgiyi hazmedemeyip, sizi sürgüne mi gönderdi?

Aslında ben hapse de hazırdım. Aileme, “Siz Harezm’e (doğduğum yer) gidin. Kerimov en fazla beş yıl iktidarda kalacak. Beş yıldan sonra özgürlüğe çıkacağım” dedim. Fakat arkadaşlar beni Özbekistan’dan çıkardılar. Almata, Bakü üzerinden Türkiye’ye geldim. En son ana kadar Türkiye’ye sefer planım yoktu. 1993 Nisan’da Taşkent’te beni gözaltına aldılar. İçişleri Bakanlığı’nın bodrum katında 4-5 gün hapsettiler. Sonra uluslararası baskı neticesinde serbest bıraktılar, cezayı ev hapsine çevirdiler… Elçibey, rahmetlinin davetiyle Bakü’ye geldim. Elçibey o zaman Cumhurbaşkanıydı. Bir hafta Bakü’de onun misafi ri oldum. Elçibey “Turgut Özal ile anlaştık, sizi destekleyeceğiz. Özbekistan Türk dünyasında önemli bir ülke. Özbekistan’da sizin gibi Türk dünyasının birliğini savunan idealist liderler lazım” demişti.

SSCB’nin yıkılmasına dünya hazır mıydı?

Türkiye’ye geldiğimde sık konuşulan konu “SSCB’nin yıkılmasına hazırlıksız yakalandık” konusuydu. 1993 yılı Mayıs ayıydı. Dışişleri Bakanlığı müsteşarı (Volkan Vural’dı yanılmıyorsam) Bakanlıkta “Özbekistan hakkında fazla bir belge yok. Sadece Sovyet Cumhuriyetleri’nden biri olduğunu biliyoruz” diye şikâyet ettiğini hatırlıyorum. Müsteşar da “biz hazırlıksız yakalandık” demişti. Daha önce belirttiğim gibi, Türkiye’ye Turgut Özal’ın davetiyle gelmiştim, ama benim geldiğim gün Turgut Özal vefat etti.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği ile nasıl bir Rusya çıktı ortaya?

Bugün Rus milliyetçileri “Sovyetler Birliği’ni yıkan Batı ve onun kuklası Mihail Gorbaçev” diye ağıt yakıyorlar. Aslında, “Yeniden yapılanma” (Perestroyka) çökmeye başlayan Sovyet İmparatorluğu’nu kurtarma stratejisiydi. Çöküş sürecini durdurma, en azından yavaşlatma… Yavaşlatarak, SSCB’yi yeniden diriltmek stratejisiydi. Bu stratejiyi uygulayan Gorbaçev de samimi bir komünist, gençliğinde komsomol saflarında özel yetiştirilen bir kişiydi.

SSCB’yi Gorbaçev yıkmadı yani?

Hayır! Aksine Gorbaçev’in SSCB’yi, kurtarmak için sonuna kadar mücadele ettiğine anti- Sovyetçi, anti-komünistler bizzat şahidiz. Yukarıda belirttiğim gibi “Perestroyka” (yeniden yapılanma) SSCB’yi kurtarma projesiydi, aksi değil. Fakat topluma verilen azıcık, nispi bir özgürlük, rejimin demir perdesinde bir delik açtı ve bu delik gitgide büyümeye başladı ve duvar yıkıldı. Aniden yıkıldı. Dışardan heybetli görünen koca imparatorluk bir anda çöktü. Bu büyük çöküş dışarda olduğu gibi içerde de büyük şaşkınlık yarattı. Çöküşün nedenleri hakkında çeşitli senaryolar üretilmeye başlandı. Bunlardan biri de SSCB’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu’n da tıpkı SSCB gibi bir gün parçalanacağı hakkındaki öngörülerdi. Fakat Boris Yeltsin’den iktidarı devralan eski KGB subayı Vladimir Putin, bu öngörüleri boşa çıkardı. Otokratik, hatta despotik üslubu ile Post-Sovyet kargaşası yaşayan Rusya’yı kontrol altına aldı, antidemokratik olsa da bu hudutlarda istikrar sağlandı.

SSCB YIKILIRKEN FAZLA İYİMSERDİK

SSCB’nin yıkılışına “hazırlıksız” yakalanan Türkiye’nin bugünkü Orta Asya’ya yönelik nasıl stratejisi var, Türk dünyasına yönelik güçlü adımlar var mı?

Maalesef Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı Devleti dönemindeki Ortadoğu eksenli siyasetin dışına çıkamadı. Çünkü Cumhuriyet kurulduktan sonra, siyasi konjoktör de buna müsait değildi. Sovyetler çok güçlüydü. Orta Asya onun “arka bahçesiydi” ve süper güce karşı, başka siyaset de mümkün olamazdı. Bu durum 1990’lı yıllara kadar devam etti. Sovyet yönetimi, Türkiye ve Türkistan arasında o kadar kalın bir duvar ördü ki, Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki demir perdeden daha kalındı. Devletlerin de insanlar gibi ömrü var. SSCB’nin ömrü bitti, yıkıldı. Tabi iktisadî sebepler var, siyasî, içtimaî sebepler var, ama bunlar sadece parçalar. Subjektif faktörler. Esas olan, SSCB’nin yaşaması mümkün olmayan bir sistem olduğunun açığa çıkmasıydı. Elhamdülillah, siyaseten bağımsızlığımıza kavuştuk. Fakat bağımsızlık kâğıtta kaldı, onu tam olarak gerçekleştiremedik. Bağımsızız, anayasamız var bayrağımız var. Ama hala Sovyetlerin daha doğrusu Rusların gölgesi altında, onlar ne dese yapmaya devam ediyoruz. Bu bir facia!

Hangi açıdan facia?

Bizleri hâlâ Rus terbiyesi alan, Ruslara hayran o eski komünist düzen yönetiyor. Yönetimde zihniyet değişimi olmadı. Yeni bir politikacı kuşağı da hâlâ gelmedi. Hatta genç dediğimiz, nispeten genç dediğimiz bugünkü yöneticiler bile Kerimov’un komünist talebeleridir. Herhalde SSCB yıkılırken, biz fazla iyimserdik. Aslında o dönemde herkes iyimserliğe teslim olmuştu. ABD bile bu temelsiz iyimserliğin yarattığı coşkudan payını aldı.
“Kabahat saltanatı, kötülük saltanatı yıkıldı, şimdi her yer güllük gülistanlık olacak” diye haykırıyordu Ronald Reagan. “Şimdi tek süper güç olacağız” diyorlardı, oldular da…

Siz de iyimser miydiniz?

Elbette! Ancak bende 90’lı yıllardaki iyimserlikten hiçbir şey kalmadı. Yurtdışına çıktım, her yönü gördüm. Bizim o hayal ettiğimiz idealistik manzara, perde arkasındaki manzaraya hiç uymuyor. Eyvallah, ülkemizde halkımız özgürlük için kendi hayatını ortaya koymazsa, hiçbir zaman değişim yapılamaz. Batı yardımıyla ya da dışarıdan başka bir yardımla hiçbir şey elde edemeyiz.

Batı’nın özellikle ABD’nin, SSCB’nin parçalanması sürecinde Baltık Cumhuriyetleri ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında bir çifte standart gözettiğini söylesek yanlış olmaz sanırım?

Batı siyasetinde bizim ülkelere münasebetinde çifte standart her daim vardı, halen de var. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Batının eski Sovyet Cumhuriyetlerine, özellikle Orta Asya devletlerine karşı samimi davrandığını söylemek mümkün değil. Demir perde arkasında ömrü geçen Sovyet aydınları Batı demokrasisi doğrultusunda fazla iyimserdiler. Sovyetler yıkılıp, demir perde indirildiğinde beklediğimizden farklı bir manzarayı gördük. Komünist demagoglar, komünizm gayesini nasıl puta çevirdiyse, Batı siyasetçilerinin de demokrasiyi aynı şekilde putlaştırdığına şahit olduk. Ancak, hakkını vermek lazım, en kötü demokrasi, en iyi komünizmden daha evladır. Buna şüphe yok. Çünkü en kötü demokrasi bile insana konuşma hakkı tanıyor. Komünist rejimlerde ise toplum bu haktan tamamen mahrumdur.

ÇİN TEHLİKESİ DİYE BİR ŞEY VAR

Çin’in yenidünya düzeninde ABD’nin karşısındaki rolüne nasıl değerlendiriyorsunuz? Pekin yönetiminin politikaları Orta Asya’yı nasıl etkiler?

Çin’in yirmi yıl önce başlayan yükselişi sürüyor. Deng Şio Ping döneminde başlayan bir yükseliş bu aslında. Bu yükseliş trendi bazen yavaşlıyor bazen hızlanıyor, ama aralıksız sürüyor. Bu yükseliş bana kalırsa bir süre daha
devam edecek. Fakat Çin’in Amerika’yı geride bıraktığı, geride bırakacağı beklentileri gerçekçi değil. Çin tehlikeli bir noktaya geldiğinde, ABD mutlaka müdahale edecektir. Müdahale etmeye başladı bile. Çin bizim korktuğumuz noktaya gelirse, bundan en büyük zararı görecek biz Orta Asya Türkleriyiz. Rusya ve Çin’in ortasında kalan milletleriz…

YENİ KADRO ESKİNİN YOLUNDA

Peki, Özbekistan için yakın dönemde bir değişim söz konusu olabilir mi?

Özbekistan’da hâlâ muhalefet yasak. İktidara alternatifsizlik hâkim. ‘Kerimov’dan sonra vatana yol açılsın’ diye biz muhalefetimizi yumuşattık. İki yıldır hemen hemen hiç muhalefet yapmadık. Hatta cari
yönetimi destekledik. Yeni iktidara zaman tanıyalım dedik. İki buçuk yıldır bekliyoruz, beklentilerimiz karşılık bulmuyor. Umudumuz gitgide sönüyor. Bugün yönetimde Kerimov’un kadrosu hâkim, yeni kadro gelmedi, eski
memurlar sadece yer değiştiriyor.

Kerimov öldü ama dönemi sürüyor o halde…

Aynen öyle… Yeni yönetimden “Biz Kerimov siyasetinden vazgeçtik, bu siyaset ülkeyi batırdı, artık yeni bir siyaset adımı atıyoruz” gibi bir açıklama bekledik, böyle bir açıklama gelmedi. Kadro Kerimov’un kabrine çelenk
koymaya devam ediyor. Biz “eskinin yolundayız” demenin her şekli ortada. Bu bizi çok üzüyor. Şimdi yeni bir strateji belirlemeye çalışıyoruz. Yakın zaman içerisinde aktif muhalefete geri döneceğiz. Başka bir yol kalmadı. Partimizin yaklaşan seçime katılabileceğini düşünmüştük. Hiçbir ışık görünmüyor.

‘ADRİYATİK’TEN ÇİN SEDDİNE KADAR…’

O halde şimdi de Çin tehlikesi var? Çin tehlikesi diye bir şey var mı?

Var. Bu gerçek bir tehlikedir. Bu durumda Çin’i düşman ilan etmeli miyiz? Hayır. Bunu iyi değerlendirmemiz ve tedbir almamız lazım. Peki, tedbir nedir? Türk dünyasının bugün 300 milyonluk bir nüfusu var, belki fazladır. “Adriyatik’ten Çin Seddine kadar” diye bir slogan vardı 90’lı yıllarda. Gerçekten böyle bir dünya var. Biz bunu bugün göremiyoruz ama bu var. Çeşitli isimler altında Türk diye bir ethnos hala yaşıyor… Türk dünyasının karşısında birde Slav kesimi var. Bunlar bir blok oluşturabilirler mesela bir Türk-Slav Bloğu. Bu Alexander Dugin’in Avrasyası değil. Rus ırkçılarının Rusların hegemon olduğu bir Avrasya değil. Bizim Avrasyamız, eşit ortaklık
şartlarıyla kurulacak, Türk-Slav Avrasyası bloğu kurulabilir. Stratejik düşünen bir Rusya lideri bu birliğin taraftarı olabilirdi. Halklarının geleceğini düşünen liderler, yükselen Çin’in karşısında (böyle siyasi ve ekonomik blok
bir bölge) halkları için refah imkânı teminedebilirdi. “Adriyatik’ten Çin seddine kadar” gerçek bir istikrar sağlayabilir.

Bu birliğin oluşturulabilmesi için Orta Asya Türk Cumhuriyetleri nasıl bir model ortaya koyabilir?

“Arka bahçeler” değişmedi. Biz bağımsız olduk, ama coğrafya değişmedi. Orta Asya Cumhuriyetleri sınırlarını kaldırıp yegâne ekonomik alan oluşturma siyasetine dönüşürse, gümrük ve başka serbest dolaşım önündeki engeller kaldırılırsa çözüm olur. Tabii Kerimov’un bölgemize miras bıraktığı bugünkü düşmanca siyasetle bu sorun çözülemez. Hakkını vermek lazım. Mirzayev bu konuda iyi adımlar attı, kapıyı komşulara biraz açtı. İlişkileri yumuşatmaya çalışıyor. Ama biz her şeyden önce iktisadi olarak ciddi entagrasyon taraftarıyız. Siyasi olarak her Cumhuriyet egemen devlettir. Fakat Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin Avrupa Birliği gibi bir yapıda birleşmeden sorunlarını kökten çözmesi imkânsız gözüküyor.

Bizleri hâlâ Rus terbiyesi alan, Ruslara hayran o eski komünist düzen yönetiyor. Yönetimde zihniyet değişimi olmadı. Yeni bir politikacı kuşağı da hâlâ gelmedi. Hatta genç dediğimiz, nispeten genç dediğimiz bugünkü yöneticiler bile Kerimov’un komünist talebeleridir.

Bende 90’lı yıllardaki iyimserlikten hiçbir şey kalmadı. Yurtdışına çıktım, her yönü gördüm. Bizim o hayal ettiğimiz idealistik manzara, perde arkasındaki manzaraya hiç uymuyor. Eyvallah, ülkemizde halkımız özgürlük için kendi hayatını ortaya koymazsa, hiçbir zaman değişim yapılamaz. Batı yardımıyla ya da dışarıdan başka bir yardımla hiçbir şey elde edemeyiz.

Bağımsızlığımız için her şeyi bıraktım

Şiiri terk ederek girdiğiniz siyaset yolculuğunu bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında ben siyasete karşı bir insandım. Anti-siyasetçiyim. Karakter olarak siyasileri ve siyaseti hiç sevmezdim. “Siyasetçilere karşı siyaset” beni siyasetçi yaptı. Beni Kızılordu’da komünist yapmak istediler. İyi atıcıydım, iyi askerdim. Ama komünistliği kabul etmedim. Üniversitede de hep Komünist Parti’ye davet ettiler, sendika başkanı yaparak partiye sokmaya çalıştılar. Yazarlar Birliği yönetimine geldim. “Bu nomenklatura makamı siz komünist parti üyesi olmak zorundasınız” dediler, olmadım. Yazarlar Birliği’nin başına komünist olmayan, anti-komünist başkan olarak ilk seçilen kişiydim. Özgürlüğüme düşkündüm. Bu konuda hep radikal düşündüm. “Halk bağımsız değilse, o halk yaşıyor sayılmaz, ölse de olur.” Siyasete de bağımsızlığımız için mücadele etmek için başladım. 1980 ortalarında köleliğe karşı bir mücadele imkânı doğdu. Hemen her şeyi bıraktım; en sevdiğim şiiri de… Tabii bağımsız olacağız diye umut yoktu, ama konuşmak mümkündü. 4 yıl sonra Sovyetlerin yıkılacağını düşünmemiştim. Ama bir imkân vardı. Vurup, vurulup ölebilirsin. Yine de vurmak için imkân vardı… 

Kaynak: gercekhayat.com.tr

Добавить комментарий

Ваш e-mail не будет опубликован. Обязательные поля помечены *